7 Aralık 2014 Pazar

bir son daha


     Evvvet sevgili izleyenler!!!!
   Bir blogun daha sonuna geldik. Bir süredir zaten düşünüyordum. Bir çok platformdan da çıktım. Zira yazılardan da görüleceği üzere gittikçe azalan bir seyir ve konu bulma sıkıntısından ziyade yazma isteğimin gittikçe kalmaması. İçimde bazı şeyler ölüyor. Sevgiye olan inancımı yitirdim. Gay camiasının bana kattıkları benden götürdüklerinin yanında neredeyse hiç... İyi insanlar da tanıdım, özellikle de bloggerlar arasından. Ama buraya kadarmış. Bu ortamdan sıkıldım, gay olmaktan sıkıldım,yalnız olmaktan sıkıldım, bunu ifade etmekten sıkıldım. Kısaca insanlardan ve kendimden sıkıldım. 

   Eski bir sözde dediği gibi: "Her yaşayan ölür, her yeni eskir, herkes zevâl bulur. Her şey fanidir." Bu blog da eskidi ve ömrünü doldurdu. Muhtemeldir ki, başka bir blog daha açacağım. Çünkü yazmadan duramayacağımı biliyorum. Ama ve yine muhtemeldir ki, orda gerçek kimliğimle yazacağım. Dünya ne getirir bilinmez ama, kafama uygun birini bulursam evleneceğim. Bir çoklarının buna itiraz edeceğini biliyorum ama görünen köy söz konusu iken ve burnumuz da boktan kurtulmuyorken daha fazla bu ortamda kalmamın sebebini sorduğumda "elbet karşına biri çıkacaktır" falından daha fazla bir yanıt alamayacağım için gidiyorum.  Kim için, ne için soruları beynimin en ücra köşelerinde dahi çınlarken bu ortamda saçma, değersizken değer bekleyen, kendi içerisinde çelişkili, egolu, kendini beğenmiş bi yığın insandan daha fazla medet ummuyorum. 

    HOŞÇAKALIN!!!


29 Kasım 2014 Cumartesi

bi yakışıklı gördüm sanki

   Üniversitedeyken yurtta kaldığım dönemlerde yurtta çok hoş bir çocuk vardı ama çocuk yakışıklılığının en tempra haliyle nerdeyse kimseyi sallamaz tüm coolluğuyla süzülüp geçer giderdi. Benim ders çalışma masam kapının girişinde olduğundan kimse anlamadan, çaktırmadan göz süzerdim. Öyle pek bi boy pos yoktu ama iyiydi yani çocuk. Sonra bir gün bi anket gibi bişey yapacak olmuş, ödev mi ne vermişler. Bizim odaya da girdi, sorular sordu, cevap verdik, gayet de sıcakkanlı konuşkan bir tipe benziyordu. Bir nebze umutlanmıştım iyi bi adam galiba diye ama sanırım hepsi çıkar içinmiş. O sempatik konuşan adam bir daha karşılaştığımızda yüzümüze bakmadı, gördüğünde bile görmemezlikten geldi, sümüğünü bile atmadı kısaca.

   Neyse aradan yıllar geçti ben eve çıktım çocukla olmayan bağım da koptu. Bu süreçte ne bok olduğumu kabullendim ve her kezban gayin geçtiği yollardan geçtim. Romeo'nun yolları taştan... Ah sen çıkardın beni baştan... Bir gün bu çocukla tesadüfen Romeoda denk geldim. Allahım nasıl şok nasıl şok! Mesaj attım tabi seni tanıyorum diye. Onun çok da umurunda değildi. Resim istedi gönderdim. Herhangi bir beklentim yoktu. Ama o gene tüm siklememezliği ile beni siklememişti.
Olsundu. Siklenmesem de aynı bataklığın içinde o da mevcuttu. Benden çok öndeydi belki, ama netice itibariyle bataklıkta oluşumuz yeterliydi. Garip bir tatmin duymuştum. 

   Hayır deli değilim ben, DELİ DEĞİLİM!!!... 

26 Kasım 2014 Çarşamba

bence ben de şimdi herkes gibiyim


    Sözü şöyle söylesem sanırım daha uygun olur: Bence ben de şimdi herkes gibiyim. Önceden canı pahasına sevilen, arayıp sormadığımda çıkarsızca aranıp sorulan, hakkımda mektuplar yazılan ben, şimdi herkes gibiydim. Daha da kötüsü buna ben sebep olmuştum. Açgözlü davranıp elimdekinin kıymetini bil(e)memiştim. Şimdi de bunun cezasını ve acısını tek başıma, bir kenarda çekmeliydim. Ama lanet olasıca o kadar atasözü vardı ki kenarda köşede kalmış, kendimi daha da kötü hissettiriyordu. Kel ölünce sırma saçlı, kör  
ölünce badem gözlü olurdu. 
   En son beni hala seviyor musun, diye sordum. Hayır, demedi. Ama evet de demedi. O zaman anladım ki, artık aramızdaki görünmez son bağ da ortadan kalkmıştı. Biri tarafından daha fazla sevilmemenin ne demek olduğuna dair ilk izlenimlerim o an belirmişti. Ve bu hiç de iyi değildi. Peşini bırakmalıydım. Kendi acımı içimde tek başıma yaşamalıydım. Olmuyordu, yaşayamıyordum. Varlığının bilinmemesi, acılarının, yalnızlığının umursanılmaması sandığımdan daha çok acıtmıştı. Farkına varılmak istiyordum. İşte o an anlamıştım herşeyi. Pişmanlıklarım, yaşımla birlikte çoğaldı. Keşkelerim arttıkça, umudum azaldı.

"Yeniden başlamak için doğru zamanı bekleyenlerin, aynı zamanda doğru zamanın hiç olmayacağını düşünenlerin, beklemeyi kendine meslek edinerek, onun dışında başka hiçbir işte başarılı olamayanların, hala iki sokak ötede olana, yirmi iki şehir uzaklığı özlemi çekenlerin, evleri yakın, elleri uzak olanların, söylenmemiş, sahipsiz bütün kelimelerin, karşılıklı içilemeyen çayların, mecburi vedaların, korkularla dolu yarınların şarkısı, belki de daha fazlası.
evimde, 
hemde baş köşede,
yerin var, sakladım..."

2 Kasım 2014 Pazar

ahh kadınlar

     Kadın bloggerların gazabından Allah'a sığınırım, diyerekten duamı yapayım da şu da bir kenarda dursun, ne olur ne olmaz. Belki de bu yazıdan sonrasında hücumu uğrayacağım, sokaklarda çantalarıyla başıma geçecek, panter Emel edalarıyla rezilliğin bini bi para hale geleceğim. 

   Ama çok fenasınız sevgili kadınlar, çok. Çok zarifsiniz, çok güzelsiniz, siz olmasanız dünya resmen taşşşak kokardı(Erkeklerden hoşlanıyor olduğum halde kadınlar olmasaydı dünyanın çekilmez bir yer olacağını düşünüyorum.), dünyaya estetik bakışı siz getirdiniz, tamam da, neden yani dedikoduyu, söylenileni farklı algılama olgusunu size eşantiyon olarak eklemişler ki? Bırakın şimdi erkekler de en az kadınlar kadar dedikodu yapıyor muhabbetini. Evet yapıyorlar haklısınız ama onlar en azından yüzüne de söylüyorlar, hadi söylemediler diyelim. Sevdikleri, yakınları hakkında yapmıyorlar. Artı, erkeğin beyni düz mantıktır, ne söylüyorsa onu kastediyordur.

   İşyerinden oda arkadaşım İ Hanım'ın kayınvalidesigil gelmişler. Zaten teee elin Konya'sında oturuyorlar. Senede bir sefer ya geliyorlar ya gelmiyorlar. Geldiklerinde de bir hafta kalıyorlar en fazla.  İ Hanım gittiklerinin ertesinde işyerinde: "Çok şükür gittiler." dedi. Odadaki herkes garipsedi tabi bu durumu. "Neden öyle diyorsun? Zaten yılda bir geliyorlar?" diye sordular. Ik ık ık, bık bık bık... Neymiş zaten çalışıyormuş, iş yoruyormuş, bi de eve gidince zor oluyormuş.(Kayınvalide gelin çalışıyor diye zaten yemeği yapıyor, çocuklarla ilgileniyor.) Te allam. Sürekli olsa tamam diyeceğim ama yani bence tavşan derisi olsa katlanır bu durumda. 

   Tek bu olay da değil üstelik. Sen bişey söylersin tutar senin hiç söylemediğin, hatta aklının ucundan bile geçirmediğin bişey gibi algılarlar. Misal geçenlerde birisi saçlarını kestirmişti. Eski fotoğraflarına bakarken saçlarının uzun olduğu bir fotoğrafını gördü. O zaman daha güzel mi neymiş, şu an nasıl olmuşmuş, bana soruyor. Ben de dedim ki: "D Hanımcığım! Benim şahsi kanaatim kadına uzun saç gider, ben severim , güzel durur. Ha, şu anki hali kötü mü diye sorarsanız, hayır değil. Ama uzun saçı tercih ederim kadında." Oğlu da aynı şeyi söylemiş. Sanırım genel olarak erkekler kadında uzun saçı seviyor, dedim. Sonra odadaki diğer bayan arkadaş: "Ama bu hali de gayet güzel!" diye bana bir bakış attı. Sanki ben kötü bişey demişim de beni uyarır gibi bir bakışla... Söylesen bi dert, söylemesen... Üstelik söylediğimde de kötü hiçbir taraf olmadığını düşünüyorum. Hem düşüncelerimizi merak edip soruyorlar, hem de elli tane anlam çıkartıp garip bakışlar altında eziyorlar. Benzer başka olayları diğer kadın avukat arkadaşlarda da görünce, dedim ki iyi yaptığını zannediyorsun, ama kadınlar nasıl anlıyor.

   Yok anacım herkes yerinde sağolsun da kadın milletinin bu sevimsiz huyu, dedikoduculuğu, yanlış anlama algılayışı benden uzak olsun. Üstelik işyerimdekiler en iyileri. İnsan düşünmeden edemiyor; en iyileri böyleyse... Neyse ki beni seviyorlar, bi şeytan tüyü var bende. 

21 Eylül 2014 Pazar

hayat adil


   Hayata hep söver sayarız ama hayat, aslında hepimizin sandığından daha adil. Öyle maharetlice terazinin kefelerini dengeliyor ki hiç farkına bile varmıyoruz nasıl olduğunun. İki olaydan bahsedeceğim şimdi:

   1-Bir dönem çok hoş bir çocukla sevgili olmuştum. Şımarık, hep istediği olsun isteyen, kaprisli birisi olmasına rağmen o zamanlar tahammül seviyem ve katlanabilitem çok olduğundan bir müddet beraber olmuştuk.  Sevmiştim en içten bir şekilde hem de. Amma yürümedi, bişeyleri bahane ederek ayrılmıştı. Çokça bir zaman sonra duygusal bir boşluk anımda mesaj atmıştım çünkü arada aklıma geliyor ve nasıl olduğunu merak ediyordum. Numaramı silmemiş olduğuna şaşırmıştım. İyi gibi olduğunu, birine çok feci bir şekilde aşık olduğunu, onun da kendisinin ağzına tam anlamıyla sıçtığını ucundan kıyısından anlattı. Böyle olmasına üzülmüştüm diyemeyeceğim. İçimde garip bir biçimde adaletin yerini bulduğuna dair garip bir his belirdi. Bizim sevdiğimiz kişilerin bizi sevmemesi karşısında çektikleri aşk acısı, insanda bir yerlerde öç alma duygusunun tatmin olmasını ve adaletin yerini bulmuş olduğunu görmenin inanılmaz hafifliğini beraberinde getiriyormuş. Hâlâ bile aklıma arada sırada gelir, özellikle de boşlukta olduğum, kimse tarafından sevilmediğimi, düşünülmediğimi düşündüğüm zamanlarda… Acaba o da beni düşünüyor mudur? Sanmam, ama belki bir gün aklına şu gelir mi: “Ben bu adama aşığım ama bana zulmediyor, keşke beni seven bu ahbideliolsam ile beraber olsaydım, değerli hissettirirdi en azından.” 

   2-Başka bir dönem, çocuğun birisi ile çıkmaya başladık, sanal bi ilişki. Uzaktı, internet üstünden konuşuyorduk. Ama ben farklı bi bendim artık, bir önceki seferde olduğu gibi tahammül seviyem yüksek değil aksine yerlerde sürünen biri… Yürümedi, tabi. Ama bana deli gibi aşık olduğunu da biliyordum. Buna rağmen bitirdim. Hayat devam ediyordu, üzülse de atlatmış ve bir sevgili edinmişti. İşini eline almış, bana yakın bir yere gelmişti. Sevgilisi ile arası iyiydi. İletişimi kesmemiştik. Ama ben iyi değildim, kendimi yalnız hissediyordum. Bulunduğum yerde birini bulmam imknasızdı. Olanlar da tam ortalık malı tiplerdi. Ciddi birilerini bulmanın imkanı yoktu. Dahası artık yeni biriyle tanışacak, alışacak takatim de yoktu. Bir nevi tükenmişlik yaşıyordum. Bunu her konuşmamızda anlıyordu. Beni hâlâ sevdiğini biliyordum ki bunu zaten gizlemiyordu. "Bir gün ileride sen ve ben ikimiz müsait olduğumuzda tekrar deneriz." diyordu. Ama ne zamana dek beklemeliydim, ne zamana kadar dayanabilirdim, o müsait olduğunda ben olur muydum, bunlar kocaman bir muammaydı. Onun da benim bir önceki sevgilime hissettiğim duygularımla aynı duyguları hissettiğinden adım gibi emindim. Bunu ona söylemekten çekinmedim. O da bu durumu inkar etmedi. Sadece üzülmemi istemediğini söyledi o kadar.

   Çok insanî bir dürtü bu. Sadist bir tarafımız mı vardı? Adil olanın yerine gelmesinin verdiği bu manevi duyguyu bir çok dinde de görüyoruz aslında: kısasa kısas, göze göz. 

   Dedim ya hayat aslında maharetli bir hakim. Hak edene hak ettiğini dolaylı yoldan veriyor, terazinin gözlerini eşitliyor. Elindekinin değerini bilmezsen sana öyle güzel bir sille vuruyor ki feleğin şaşıyor. Ama iş anlayabilmekte yatıyor. Bazen anlıyoruz, ders çıkarıyoruz da bazen sadece bön bön bakıyoruz.

10 Eylül 2014 Çarşamba

GENÇLER URL ADRESİMİ DEĞİŞTİRECEĞİM, ADIMI DA ONA GÖRE AYIK OLUN :)

7 Eylül 2014 Pazar

Ne tuhaf

   Depresif olduğum dönemlerde yazı yazmak istemiyorum buraya ama bir o kadar yazma ihtiyacı hissediyorum. Ne yazacağımı kestirdim diyelim, bu sefer de kelimelerimi toparlayamıyorum. Aradan zaman geçip de okuyunca ne s.kimsonik yazmışım lan, ergenler gibi bi de oturup ağlasaydın diyorum. Çok içime kapanıyorum, kimseyle konuşmak bile istemiyorum. Mecbur olduğum şeyler dışında hiç bişey yapasım gelmiyor, ağlasam açılacağım ama ağlayamıyorum. Bir çok insan yemeye verir kendini ben yemekten kaçıyorum, iştahım olmuyor, cins miyim neyim! 

   Bir yol ayrımındayım bu sefer, hissediyorum. Tüm benliğimi ve geçmişimi silip yeni ve olmadığım bir dünyaya girip yaşayacağım ya da bu berbat bataklığın içerisinde boşuna çabalamaya devam edeceğim. Neyi seçeceğimi bilmiyorum. Oldukça uzun sürdü bu sefer ki kararsızlığım ve bundan hoşlanmıyorum. 

   Bazı şeyleri söylemekten bile sıkıldım, dile getirmekten ve çabalarımın sürekli boşa çıkıp da dejavu yaşamaktan... Allahım bu yaşıma geldim ve hala bi tane istediğim adamla aynı duygular içinde aynı yatakta yatamadım. Olmuyor, çünkü olduracak kimse yok. Çünkü herkes gidiyor, çünkü herkes gider ve tek başına kalırsın. Yalnız yapamıyorum.  

   Hayatın bazılarına bu kadar cömert davranırken diğerlerine neden bu kadar acımasız davrandığını anlamlandıramıyorum.

   Bu da bize Tanrının imtihanı sanırım ve ben bu imtihanda başarısız olduğumu biliyorum. Yolumu seçmeliyim, neye yön vereceğimi az çok sezinler gibiyim ve ondan sonra nasıl bi manyaklık yapacağımı kestiremiyorum. Şarkı dinleyelim o zaman:

19 Ağustos 2014 Salı

isyeeeaaaağğğğnnn


   Siz hâlâ bana mesaj atmayın, yakışıklı olanlarınız hâlâ bana yazmasınlar, varın siz hâlâ beni kaytan bıyıklı biri sanın. Benim hetero dünyasında, ni gadan çok pis giderim olduğunu söylemeyeceğim hiç size işte. Ailelerin nasıl peşimde koştuğunu, resmen benim hiçbirisiyle ilgilenmiyor oluşuma rağmen kızlarını bana yamamaya çalıştığını anlatırsam iki olsun. Siz hala tipe bakın. Spora çok hızlı giriş yaptım, tüm bunların üstüne bir de seksi olacağım ki gören bir daha bakacak. O zaman hiç yavşamayın işte. O egolu, ciğerci kedisi gibi baktığınız adamlardan birisi olacağım, hadi bakalım. Yazmayın siz!!!

   Geçtiğimiz Ramazan Bayramında bayramlaşma faslına çıktık. Sokakta denk geldiğimiz ve daha yeni ikizleri olan eski komşumuzla karşılaştık. Ön koltukta 5-6 yaşlarında büyük kızı oturuyor. Sokakta dedi ki, bağıra bağıra;

    -Eğer şu kız 17-18 yaşında olsaydı, belki siz bana dünüre gelmezdiniz ama ben size 'Gelin benim kızımı alın!' diye dünürcü çıkardım dedi. 

    Tabi güldük. Ama bu karşılaştığım ilk olay değil. Annemin yeni komşuları tarafından da sürekli rahatsız ediliyorum. 

   -Filanca yerde öğretmen bir kız var, kız nasıl güzel,senin oğlanla tanıştıralım onları.
    +Benim oğlan evlenmeyeceğim diyor.
    -Aaa, nasıl yani, olur mu canım, en azından gelince bi görüşsünler?
    +Nasip, gelince söylerim.

    İşyerinden bir güzel kız görülsün, hemen iş arkadaşlarımın radarlar çalışır ve kızı bana göstermeye çalışırlar. Hatta kimlerin kimlerin arkasından, iyi kız güzel kız diye konuşurlar yüzüme. Sadece onlar değil. Bu bölgenin en zengin işadamlarından biriyle beraber çalışıyoruz bir davada. Adamla geçen gün keşif için bir saat uzaklıktaki başka bir ilçeye gidiyoruz. Dedi ki: "Kaytan Bey, sana bir tane burda zengin, güzel bir kız bulalım. İyi güzel temiz bi çocuksun." "Teşekkürler efenim, ama şimdilik düşünmüyorum, askerlik filan var önümde." diye kibarca reddediyorum.

   En son olay ise en ilginciydi. Sıçtın mavisinin ne tür bişey olduğunu bizzat ben kendim, aynelyakîn şahit olarak yaşadım. Blogger aleminden çok şeker mi şeker, tatlı mı tatlı, vefakar, hanım hanımcık(yalan hepsi :P)  bir hatun kişi. Kendisinin ismini vermeyeceğim. Belki bu olayı anlattığım için bana kızabilir bile. Ama konuyla ilgisi var, ahdettim, yemin verdim başka kimseye anlatmayacağım diye, bilirsiniz ağzım sıkıdır.

   Kendisi Türkiye'de hatun kişi olmakla zaten boku yemiştir, bir de yaşı itibariyle komşuları tarafından sen evde kaldın'lar, karta kaçtın'lar, kimse almaz bunu'lar, turşusunu mu kursak'lar, efenime söyleyeyim tohumluk mu ayırsak'lar derken, bizim eski bir ütopyamız gelir aklına. Ütopyamız şöyledir: Benim ailem kız istemektedir, ben de ya beni bilen veyahut da lezbiyen bir kızla evlenmeliyim ki ailemin baskısından kurtulabileyim. Denize düşen yılana sarılır abem. Amma velakin bu kez güldürmedi. Kız o tüm konu komşu kuşatmışken, kırmak için bu baskıları, kendisinin zaten bir sevgilisi olduğunu söylemiş. Kim mi? Tabi ki de BEN, hatta italik yazıyla BEN! Şaşırmadığınız üzere annesi resmimi görünce ayılıp bayılmış, "Bu çocuğu ne yap et, elinde tut, eve bakar bu çocuk, damat olur bizim eve." demiş.

   Hikmetinden sual olmayan, çift sarılı yumurtaya can veren, yağmurdan sonra gökkuşağını çıkaran, bunca şeyden sonra aklıma mukayyet olan Allahııııııııımmmm neden beni gay yarattın? Neden beni bir hetero yaratmadın ki bunca isteğe cevap verebileyim, kendimi geçtim, anama bir gelinceğiz hediye edeyim, kamuya mâl olayım ve kamu hizmeti göreyim? Neden bekarlara ve gepegenç kızlara koca olmayayım? Neden diye kendimi bir kez daha sorguladım.

   İşte siz kısaca yazmayın bana, tüm bunlara rağmen tanışmayın veya tanışın sonra gidin, hepsi aynı kapıya çıkıyor. Elinizde, civarınızda cevahir var da kıymet bilmiyorsunuz, pehhhhhh! Gençlik ölmüş.


20 Temmuz 2014 Pazar

tarihi kitaplarda gay esintiler

   "...Bunun üzerine mücevhercinin oğlu genç çocuk, bana kibar sözlerle teşekkür etti, ben de onun ne denli zarafetle davrandığını ve onun bana karşı ve benim de ona karşı ne çok eğilim duyduğumuzu anladım; ve dostça konuşmaya, yüz konuğa bir yıl yetecek bolluktaki çeşitli leziz yiyeceklerden yemeye başladık. Yemeği bitirdikten sonra, yüreğimde bu çocuğun büyüsüyle ne çok hayranlık uyandığını fark ettim. Bunun üzerine uzandık ve tüm gece birlikte yattık. Sabahın yaklaşmasıyla uyandım ve yıkandım, genç çocuğa da içi kokulu suyla dolu bakır leğeni getirdim, o da yıkandı; ve ben yiyecek birşeyler hazırladım..."

    Dikkat ettim son zamanlarda kadın bedenini ve cinselliğini öne çıkaran filmler, reklamlar, klipler yanında erkek bedenini de bolca serper oldular. Bir eşcinsel olarak bu durumdan elbetteki şikayetçi değilim. Amma velakin daha muhafazakar (ve dahi muhafazakarMIŞ gibi davranan kesim) bunu muhtemelen istemiyor, çekemiyor. Ve genelde de ilk söyledikleri şey: "Eskiden böyle değildi. Bu tür şeyler yoktu bizim kültürümüzde. Bunlar hep Amaarikanyanın oyunları. Televizyonlardan sonra oldu. Allah muhafaza, çocukları korumak lazım." deyip hemen kanal zaplanır. Zira kendileri de atadan görme heteroseksüeldirler zaten. Bu eğilimleri sonradan öğrenilme olduğu için de pamuk ipliğine bağlıdır. En ufak bir gerilmede kopabilir, düşman gö...pardon, başına! 
   
    Devam edelim:

   "...genç çocuk büyük bir banyo yapmak, gusül abdesti almak istedi;  büyük kazanda su kaynattım, odunu ateşledim; sonra da sıcak suyu büyük bir leğene boşalttım; suyu tatlı ve hoş bir hale sokmak için soğuk su ekledim; genç çocuk leğenin içine girdi; onu kendi ellerimle yıkadım, ovuşturdum, masaj yaptım ve kokular sürdüm;..." 
   "Uyandığı zaman birşeyler yemek istedi; en iri ve en güzellerinden bir karpuz seçtim. Onu bir tepsiye, tepsiyi de halı üzerine koydum ve çocuğun başı üzerindeki duvarda asılı büyük bıçağı almak için yatağın üzerine çıktım.Genç çocuk benimle eğlenmek için birdenbire ayağımı gıdıklamaya başladı; bu davranışından öyle huylandım ki istemeden üzerine düştüm ve elimde bulunan bıçak yüreğine saplandı, o anda ölüverdi..."*

   Satırlardan anlaşılacağı üzere, hiç de iki hetero erkeğin yapacağı türden şeyler değil bunlar. Bildiğin oynaşmışlar yani. Ki bu masalların kaynağı da Hint-Çin-Arap-Türk kültürü karışımı diyebiliriz, zira masallar içinde de bolca Halife Harun Reşid'in adı geçmektedir. 

    Yukarıda alıntıladığımdan başka henüz okumadım ama okumayı istiyorum; Babür Şah tarafından bizzat kaleme alınan Babürname adlı eserde de Şahın erkek bir sevgilisinin olduğundan ve onda yerinin hep ayrı olduğundan bahsedildiğini bir tarih dergisinde okumuştum.

  İşte böyle Sebastian! Demek ki neymiş? Eskiden bu gibi şeylerin yok olduğundan bahsedilemezmiş, bizim kültürümüzde bu gibi şeylerin varlığının tarihi hiç de yeni değilmiş. Aksine çok gerilere gidebilecek kadarmış. Toplumda daha normal(şu ankine nazaran) karşılanıp karşılanmadığı konusu şu an için bir yorum meselesidir. Belki bu konuda fikir sahibi olabilmek için o dönem halkın düşüncelerini okumak, sosyoloji bilmek gerekir. Ama varlığı konusunda allamei cihan olmak gerekmiyor. Bir masal kitabında dahi bunları bulmak mümkün. Bazı şeylerin görünmüyor oluşu toplumda var olmadığı anlamına gelmiyor. Ki görüldüğü üzere de kör gözüne parmak yani. Bu da böyle biline!

*Binbir Gece Masalları 
Cilt 1/1 Syf 158-159
Yapı Kredi Yayınları

19 Temmuz 2014 Cumartesi

bereketli mim

   Bu mim çok bereketli oldu. Az agresif az komikli Canımız Saman'ımız yine nerden bulduysa bulmuş, ilk önce o. Arkadan Vidam en son da blog alemine yeni giriş yapmış bloggerımız Haşimce'miz. Yaaaa niye böyle soruyorsunuz ki? Halbuki ben yukarıdaki kafayı yaşamak isteyenlerdenim. Yapmayın böyle şeyler abem, adama sorarlar sonra bunca ahı aldın neden diye :) Neyse geçelim sorulara:

   1-En çok kırıldığın/incindiğin kelime?
      Bunu sana yakıştıramadım. Bu bir cümle gerçi ama nedense beni çok rahatsız eder. Belki de genel olarak toplum normlarına uyduğumdan  olsa gerek böyle bir eleştiriyi haksız kabul ederim.

   2-Herkesin kullandığı bir kelime olur. Ama senin için bir insan olur. O özel insan o kelimeyi kullanırsa alınırsın. Ne düşünüyorsun?
       Bi sürü şey paylaştığım kişi hiç beklemediğim bir anda aslında bunların hepsini ben hissetmedim seni kandırmak için yaptım dese herhalde korum zümzüğü ağzının ortasına. Böyle de şiddete meyyalim vallahi dertten.

   3-Seni en çok duygulandıran şarkı?
    Sanırım genelde bu sorulara Sezen Aksu ağırlıklı cevap verecektir. 

   4-Daha önce seni bırakan biri geldi. Senden bir şans istedi ve sen de o şansı verdin. Ama buna rağmen yine bırakıp gitti. Şimdi yine pişman ne yaparsın?
      Başlangıçta zaten fazla güvenmem. Ama zamanla güvenimi kazanmış olsa bile o tür bir durumda kendime kızarım yine. Aptallık ettiğimi söyler kendi kafamı duvarlara vururum.

   5-Nefret mi aşk mı?
      Ben sanırım aşkı bulabilen insanlardan değilim. Sırf bu sebeple nefreti seçeceğim :)

   6- Birinin kalbini kırdığında gönlünü nasıl alırsın?
       Gider özür dilerim şirinlik yapmaya çalışmam başta sonradan yaparım eğer biraz yumuşama görürsem.

   7-Nasıl ağlarsın? Bağırarak mı içine atarak mı?
      İnsan içinde bile ağlayamam o derece. Gider odama kapanır adam gibi sessiz sedasız acımı kendimce yaşarım.

   8-En çok korktuğun şey ne?
      Yılandan korkmam yalandan...öhöm... Her zaman değil ama bazen korku filmlerinden etkilendiğim olur. O zaman çok ürkek olurum.

   9-Ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? Kendini nasıl sakinleştirirsin?
       Aslında hiç birşey yapasım gelmez. Evde offf pofff diye diye sağa sola yuvarlanırım. Birinin beni dışarı çıkarıp canımın sıkıntısını geçirmesi gerekir. Tek başına beceremiyorum yani.

   10-Bazen kızılmasından hoşlanırsın, peki en çok ne için kızılmasından hoşlanırsın?
         Benim iyiliğim için kızılmasından hoşlanırım veya sevdiğim kişiyi kıskandırarak bana kızması hoşuma gider.

   11-Şiir/Müzik/Öykü/Deneme?
         Hepsinin yeri ayrı ama müzik sanırım bir adım daha önde.

   12-En son ne için ağladın?
         En son boğazıma düğümlenme olmuştu o sayılır mı ki? O da memlekete giderken otobüste Babam ve oğlum filmini izlerken. Ah o film beni çok etkiliyor kahretsin...

   13-Birinde hemen etkilendiğin özellik?
        Espiri kabiliyeti. İnce bir mizah anlayışı ve zeka ile birleşen güzel bir yüz:) Saymadık şey bırakmadım.

   14-Dayanamadığın şey?
         Ben farklı algılayacağım bu soruyu. Belirgin göğüs kasları :)

   15-En sevdiğin duygu?
         Sevdiğin insan tarafından sevilmek. Ha bi de sen yapamazsın dedikleri şeyi yaptığımdaki o his.
   Gelelim şimdi paslama işine. Ben cevaplayıncaya dek çok yayıldı o yüzden de bakıp gören herkesi mimliyorum hadi bakalım sıçtınız şimdi :)

12 Temmuz 2014 Cumartesi

yetmedi mi akan kan?


   "...İşte burası tatlılık yuvası Bağdat şehridir. Kış kıyametin sertliğini hiç tanımayan, gül ağaçlarının gölgesinde, çiçekler arasında şırıldayarak akan sularının sesleri ve baharın ılıklığı içinde yaşayan mutlu bir kenttir burası!..."  *

   Tam zamanı bilinmese de yaklaşık 9-10. yüzyıl ve sonrasında olayların geçtiği ve büyük bir barışın hüküm sürdüğü Ortadoğu...(Genelde Bağdat, Basra ve Kahire) İnsanların refah içinde bir hayat sürdüğü, felsefe, matematik, geometri gibi bilimlerin alıp başını yürüdüğü, kimsenin haksızlığa uğramadığı, boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkının alındığı bir dönemden... Kısaca insana insanca değer verilen, artık sadece masallarda kalan bir coğrafyadan... 

   Şimdilerde şırıldayarak akan derelerin yerine bomba sesleri, gül ağaçlarının gölgesi yerine duman gölgesi hakim. Umulur ki çocukların ölmediği, petrol, doğalgaz vs gibi şeyler için kanın dökülmediği bi dünya en kısa zamanda varlığını bulur.

*Yapı Kredi Yayınları
Binbir Gece Masalları 20. baskı Cilt 1/1-422.syf

6 Temmuz 2014 Pazar

Ne olcak lan bunun sonu

   Yakından tanıyanlar bilir beni, pek öyle aktivist bi kişilik değilim. Bir çok eşcinselin aksine hetero dünyanın şartlarını daha çok benimsemiş biriyim diyebilirim. En azından daha az sorgularım. Ama dün karşılaştığım olaydan sonrasında bir kez daha isyan etmeden duramadım, tüm değer yargıları, doğrular ve bilmem ne siktiri boktan şeylerin nasıl hayatımızı kararttığını bir kez daha gördüm.

   Bloggerdan tanıştığımız bir arkadaşla bir kaç kez görüşme imkanımız da olmuştu. En son geldiğinde ona kitaplarımdan Şeyh Sadi-i Şirazi'nin ünlü eseri Gülistan'ı vermiştim. Çünkü kitabı sevmiştim. Bir çok hoşuma giden bölgesinin altını çizip etiketlemiştim, paylaşmak için. Kitap vermesini severim de ahh bir de kitaplarımı insanlar geri verseler. Belki de bir kütüphane dolusu giden kitabım geri dönmedi. Bu da böyle oldu. Tek farkla ki bu kitabı tekrar tekrar okumayı, arada sayfalarında göz gezdirmeyi planlıyordum. 

   Bu amaçla kendisiyle bir yıldır getirmediği kitabımı iade etmesi için iletişime geçmeye karar verdim. Önce telefonunu aradım, ulaşılmıyordu. Şarjı bitmiş olabilir, çekmiyor olabilir, müsait olmadığı için kapatmış olabilir diyerek daha sonra gene aradım. Bir tuhaflık vardı, gene kapalıydı. Mail attım. Ona da hiç bir cevap gelmedi. Görmemesi mümkün değil, çünkü iş mailine attım. Facebooktan da engellenmişim. En sonunda dedim ki başka bir facebook hesabından mesaj atayım, görüşmek istemiyorsa da kitabımı göndersin. 

   Başka facebook hesabından bir baktım ki yanında gençten, tuvalet giymiş bir bayan. Altına da"Hayırlı olsun, Allah tamamına erdirsin"gibi şeyler yazılmış. O an anladım ki iletişimi kesmesinin sebebi tamamen farklıymış. Hiç aklıma gelmemişti. Şoku dünden beri atlatamadım, nedenini bilmiyorum. Ailesinin baskısına dayanamamış olabilir, belki kendisi de gay dünyasının iki yüzlülüğünden bunalmış ve uzaklaşmak istemiş olabilir. Belki kendisince doğru yolun bu olduğunu ve benim kendisini yargılayacağımı düşünmüş olabilir. Hatta gay dünyası ile tüm ilişkisini kesmek istemiş olabilir. Tüm herşeye eyvallah! 

   Sebebi her ne olursa olsun evlenmek hiç bir şeyi değiştirmeyecek ve sürekli bir arayış içerisinde olmaya devam edecek. Dahası eşini aldatacak en başta, ileride çocuklarını... Kınamıyorum bu durumu. Yadırgamıyorum. Kızmıyorum. Belki ilerde başıma gelir mi bilmiyorum, zira maalesef ki ailem beni anlayacak, kabullenecek durumda değil ve şimdiden beni bu konuda çok sıkıştırıyorlar. Ama sadece yaşantımızın en temel dürtülerinden biri hakkında bile karar veremiyoruz ya o koyuyor insana. Evlenip evlenemeyeceğimize, kiminle evleneceğimize hep o nalet olasıca yerleşmiş kocakarı kültürü karar veriyor. Diyebilirsiniz ki açıl veya bu senin hayatın. Değil efendim. Eğer aileni kırmak istemiyorsan bazen kendi mutluluğunun yerine onlarınkini tercih edebiliyorsun. Biraz da ortamı gezip gördüysen iyice ikna oluyorsun bu duruma.

    Ne yaptığını çok fazla umursamıyorum. Ben arkadaşlığımızı sürdürmek isterdim ama istemiyorsa da saygı duyarım bu duruma. 

   Neyse yaaa amaaaann boşver. Hişşş hacı! Kitabımı gönder kitabımı, demek için yazdım. Söyleyeceklerim bu kadardı!

29 Haziran 2014 Pazar

bi sor neden akıllı telefon almıyorum diye


        Şimdi eşim dostum beni fakirim sanıyor, konservatifim kimse bilmiyor... 

   Öyle yani gençler...İşe başladığımdan beri herkes benden whatsapp soruyor(ni gadan popülaritem var görün :P )Yok, diyorum, benim telefonum uyumlu değil. Akıllı telefonum yok. Hâlâ eski tarz tuşlu telefonlardan kullanıyorum. Şaşırıyorlar ve kocaman avukat adamsın neden almıyorsun diyorlar. Belki içlerinden bazısı cimri bile olduğumu düşünüp yüzüme söyleyemiyorlar. Yahu hangi almama sebebimi söyleyeyim? 

   Bi kere en başta bataryalarının ömürleri çok çok kısa. Her gün her dakka sürekli priz peşinde koşarken gerim gerim gerilirim ben. En az 3 gün gitmesi lazım. Ben önlemli adamım, işini kış tutan adamım. Aman bitti, ha bitecek, biter mi ki derken, bende kalp spazmı yaşata yaşata hık der gidiveririm bir gün. Evlerden ırak!

   İkincisi; dokunmatik olayına bir türlü alışamadım. Elim tuş sertliği arıyor. Napayım sert seviyorsam. Elimde değil. Kayıp gidince tatmin olamıyorum :P

   Bir üçüncüsü de; ben kaynaklı bir sebep. Kullanmayı beceremiyorum Teknolojiden fazla anlamıyorum Ancak işime yetecek kadarını kullanabiliyorum. Ha işime yarayacak olsa bir şekilde öğrenirim ama. Ne bileyim zor geliyor. Değişik değişik uygulamaları bilip kullanamadıktan sonra ha nokia 3310 olmuş ha yeni nesil akıllı telefon. Amacım sadece telefonla konuşmak ve mesajlaşmaksa yetip artıyor. Diğer özelliklerin kullanımı için de birinci maddeye atıf yapıyorum. 

  Milletteki bu iphone bilmem kaç s çıkmış aldın mı çılgınlığını da anlayamıyorum. Bizde bir şey alındığında o eskimeden atılmaz, yenisi alınmaz hatta maksimum fayda alınması için gerekirse tamir edilirdi. Tamam ben bu kadar üstüne gitmiyorum ama en azından eskimeden veya bi tarafı bitmeden/ölmeden de değiştirmiyorum. Tabi eşyalarımı hoş kullandığım için de çok uzun yıllar yepyeni gibiymişçesine kullanabiliyorum. Şu an kullandığım telefonumu üniversitede almıştım ki nerden baksan beş yıllık telefon ama görsen beş yıllık demezsin. 

   Nedir bu bitmek bilmez yeni şey alma manyaklığı. Adama bakıyorsun borç paçasından akıyor, doğru düzgün işi gücü yok, alacaklıları kapıya geliyor, cebinde 3bin liralık telefon. Neyine senin o telefon! Bu düşünceyi nasıl edindik, ne zaman beyinlerimize bu tüketim çılgınlığını yerleştirdiler anlamıyorum. Tamam ihtiyaçsa alınsın 3 değil 5 binlik hatta 10 binlik olanı alınsın. Ama gereksizse söndürün abem. İnsanı aldıkları değil verdikleri mutlu kılar diye bir söz var :) Alın verin ekonomiye can verin tamam ama bokunu çıkarmayın e mi?  Hadi öptüm her münasip yerlerinizden hadi bakayım az ötede oynayın şimdi. Kafam şişti benim, yaşlı adamım ben. :P

6 Haziran 2014 Cuma


   Öncelikli olarak kendisine zorla mimi gönderttiğim için O gay ben de'ye teşekkür etmicim ahanda linki Şorda efenim.Geçelim şimdi sorulara. MİM için kural falan yok, sorulara cevap verin, eklemek istediğiniz soru olursa da MİM i cevaplarken sonuna ekleyiverin. Soru çıkarmak yok, cevapsız geçmek yok, eklemek var :P Sizi MİM leyene de bir teşekkür canım. Sonra da 5 Bloga postalayın hatta gidin yorum kısmına sana MİM yazdım gel cevapla yolarım falan da diyebilirsiniz. Önceden yollanmış bir bloga "ben de yollıcam hıh" diyerek tekrar yollamayın ki bloglar arasında dolaşım daha fazla olsun.

 -Açık ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? 

   Yani böyle sevgili gibi değil gibi, puşt kibin ibne kibin bişey. Belki şu yabancıların friends with benefits olayı daha mantıklı geliyor, ya sevişelim ya sevgili olalım. Ben kezbanlığımı çeyrek yüzyıldır atamamış bir adamım çabuk bağlanırım(ama bir o kadar da geç bağlanırım). Gelemem öyle sevgili gibi olup sonra başkalarıyla da takılmaya. ayıkla pirincin taşını hadi bakalım:

 -Eşcinseller arasında marka takıntısı var mı? Giyimine özen gösterenler sadece eşcinseller midir? Dar pantolon giyen birisi hakkında hemen eşcinsel bu diye düşünmeli miyiz? Örneğin iç çamaşırı alırken seçimlerine dikkat eder mi yoksa don olsun derli toplu tutsun yeter mi? 

   Ne diyosuğğğğnnnn! Hem de nasıl! Ama genel olarak giyimlerine özen gösterseler de içlerinde gerçekten paspal, pejmürde ve kendine yakıştırmayanları da var. Sadece gaylerin giyimine özen gösterdiğini düşünmüyorum. İş arkadaşlarımdan birinin eşini biliyorum bu konuda çok dikkat eden kılık kıyafetine. Önceden olsa dar pantolana kesin gay derdim ama son yıllardaki gay modası yüzünden zembereğimiz şaştı, anlayamıyoruz. Anlaşılan gayler görmek istiyoruz sokaklarda burdan yetkililere sesleniyorum. Valla don konusunda galiba annesinin yanında değilse ve kendisi almaya başladıysa dikkat ettiğini düşünüyorum.

   -Küçükken bebek oyuncakların var mıydı? Evcilik oynamayı sever miydin? Daha çok kız mı erkek arkadaşın mı vardı?

   Bebek oyuncaklarım yoktu ama özellikle uzun saçlı bebeklerin saçlarıyla oynamayı severdim. Çocukken genelde pek arkadaşım yoktu ama iki cinsten de vardı. evcilik oynamayı severdim, minderlerden ev yapardım ama sanırım sokak oyunlarını daha çok seviyordum seksek ip atlama gibi :) 

   -Genelde yabancı müzik mi dinlersiniz? Müzik tarzın nedir? Dans etmeyi sever misin? Bacağını 180 derece ayırarak oturabiliyor musun? 

   Evet hatta yabancı müzik deyince insanların aklına gelmeyen etnik müzikleri de severim. Müzik tarzım çok garışık abem Arabesk ve hiphop-rap hariç hemen hemen hepsi diyebilirim yani :) Dans etmeyi pek sevmem zeybek oynamak dışında :) ama tabi sevgilinle ve evde yalnızken dans da güzel olabilir mum ışığında filan :P  Bi spagat neden olmasın di mi? :)

   -Fantezilerin var mıdır? Bir iki tane serpiştirsene, mesela asansör de ya da paraşütle beraber atlayıp öhüm :S gibi gibi...

 Deniz veya havuz olabilir herhalde :) bi de orman içindeki göl kenarında çadır kurup bir hafta konaklamak isterdim yani, gerdek mode on :P

   -Ex den next olur mu? :) Sevgili ile arkadaş kalınabilir mi?

    Next olur mu bilmem ama eğer eski defterler açılmazsa bazen devam edebiliyor sonraki kişileri görmeden etmeden, gıyabında katlanabiliyorsun.  He şöyle de bir gerçek var ki eskilerden bazılarıyla tekrar sevgili olmaya devam etmek istediklerim de yok değil :P(itiraf itiraf)

   -Pisuvar takıntınız var mı? Beden dersleri ile aranız nasıl?

Evet hem de nasıl, hala bile gidip de çok zorunlu kalmadıkça pisivura işemem. Gösterme korkusundan değil sadece rahat yapamıyorum tıkanıyor benimki :P Hiç sevmezdim mim sahibi ogay ben de abimiz gibi beden derslerini. Ben de eşofmanımı altıma giyerdim sıcaklarda bile hem de, ki İzmir sıcağına yakın iklimi olan bi yerdeydim. Fazlaca heteroseksist bir ders ortamı oluşturulduğu için belki de sevmezdim.  Hoş, faydalı bişey yapıldığını da görmedim şimdiye kadar.

   -Sizce eşcinseller narsist midir?

Ovvvvuuuu. İşte bu! Narsist başlamaz ama narsistliğe kayarlar. Bu belki de yedikleri silleden kaynaklanır. Kullanılıp kullanılıp atıldıklarından(tabiri mazur görün) bir noktadan sonra narsistliğe kayıyor(kişilik bozuklukları. Aslında ben psikoloji okumalıydım, yanında bir de sosyoloji :) :)

   -Bir harem kur deseler haremine alacağın 5 kişi?

İsimlerini bilmiyorum ama resimlerini koyayayım ben buraya hem de gözünüz, ç.künüz bayram etsin :P (Devamı var..)




(DEVAMI BURDA :) )

Efenim  şimdi gelelim kimlere şutluyoruz: 

Çiçeği taze blogger ama bir o kadar da konularını çabuk tüketen Saklı Sevgiye

Yakışıklı, bir o kadar da çapkın(ortam o.psu değil bak dikkat) Bay omuz

Orjinal ve güldürüen adam Can Saman

Bir türlü yüzü gülmeyen Doktor

11 Mayıs 2014 Pazar

Hangimiz yaşamadı ki?


      Ararsa?
   Ararsa yokum.  Ben bir rüyayım artık. Arzu ile tekrar görülemem. Hafızasında yadigârım. Beni orada arasın. Arar mı?
   Arar mı?

   İşte aşk mücadelelerinin en büyük meselesi: Arar mı? Ben onun için neyim? İkimiz de bunu bilmiyoruz. Ayrılık-en müthiş test- bunu öğretecek bize.

   Samim Proust'un Albertine'den ilk ayrıldığı anları hatırladı.Orada muharrir, ayrılık psikolojisinin, hadiseden evvelki ve sonraki ruh halleri arasında önceden kestirilmesine imkan olmayan fark yüzünden kendi kendini nasıl uzaklarda bıraktığını izahtan başlar ve tahmin imkansızlığının, yaşamadıkça bilinmesi mümkün olmayan meçhul unsurların çokluğundan ileri geldiğini anlatırdı. Orada terkeden taraf Proust değil, Albertine'dir. Fakat terkedilen tarafta ayrılıktan evvel ayrılma arzularının şiddetli oluşu ve ayrılıktan sonra bunların tam zıddı arzuların-daha evvel varlığından hiç şüphe edilmeyen gizli kaynaklardan- fışkırışı... Samim'in bir ayrılma kararı vermeden evvel hesaba katması lazım gelen psikolojik istihalelere dikkatini çekiyordu.
   Kitabı aradı ve buldu. Şöyle başlıyordu:

   "Matmazel Albertine gitti!" Istırap psikolojide psikolojiden ne kadar daha ileri gider! Daha bir saniye evvel, kendimi tahlili ederken, sanıyordum ki birbirimizi görmeden ayrılmak tam arzu ettiğim bir şeydi ve Albertine'in bana verdiği zevklerin âdiliği ile beni gerçekleştirmekten alıkoyduğu zevklerin zenginliğini mukayese ederken kendimi ince bulmuş, bir daha onu görmek istemediğimi ve artık onu sevmediğimi sanmıştım. Fakat şu kelimeler:  "Matmazel Albertine gitti!"kalbimde uzun zaman dayanamayacağım bir ıstırap uyandırmıştı. Böylece anlamıştım ki, bir hiç sandığım şey, sadece benim bütün hayatım imiş. İnsan ne kadar kendini bilmiyor!" *
*Peyami SAFA-Yalnızız
Ötüken Yayınevi(252-253. syf)

4 Mayıs 2014 Pazar

Inaniel


     "Beni sevmiyorsun Inaniel, sevmeyeceksin de biliyorum. şimdi gideceğim ama kalbinde bana ait bir iz ve hayatın boyunca taşıyacağın bir vicdan azabı bırakıyorum sana." deyip gitmişti. Ona hoşçakal dediğim değil de bu sözleri asıl beni yaralamıştı. Sanki kal desem onu daha az ama bu sefer de kendimi daha fazla yaralayacaktım. Demedim. Sustum. İçime salınan bu fırtına konusunda haklı çıkacaktı galiba. Dediği gibi de oldu. Gözlerimde, bu yalancı hayata son bakışımda, onun yüzünden ve gidişinden ziyade, sözleri vardı. Ama gene de ben bildiğimden şaşmadım. Tüm bu inadımı annemden almış olmalıyım. Saçlarım da hiç şekil almazdı. Hepsi kafasına buyruktu. Ben de onları kısacık kestirirdim. Sert olanı keserlerdi. Bu sözler de beni kesmişti işte.

   Nasıl bir şarkısın sen, İnaniel! Nerden vurduğun belli değil. "Git!" der gibisin, belki de "Kal!" der gibi. Arkamı dönsem umurumda değil gibisin, önümü dönsem senden başkası yok gibi içimde. Yaz gibisin ama kışın titreyen el gibi be İnaniel! Öylesin işte! Bir varmış, bir yokmuş gibi. Bir sevmiş, bir sevmemişim gibi... 

16 Nisan 2014 Çarşamba

heyecan girmeyen bedene doktor girer


   İşe başlayalı uzun denebilecek bir zaman olmasına rağmen hâlâ daha heyecan yapıyorum. Arkadaş, yüzlerce davaya girdim daha neyin heyecanı bu! Heyecan yapınca da, kulaklarıma bir uğultu yerleşiyor, yüzüm kızarıyor ve işin daha garibi kafam dahil her yerim titremeye başlıyor. Söylenilenleri de uğultu nedeniyle anlayamıyorum, cevap verirken ne diyeceğimi düşünemiyorum. Heyecanlanınca böyle pis bir adam halinde dönüşüyorum işte.

   Geçen gene duruşma esnasında karşı taraf bilirkişi raporuna itirazını süresi içerisinde yapmamış. Kanuna göre de bu süre kesin süre olduğu için, tabi ki süresinde yapılmayan itirazların reddini talep edeceğim. Ama allahım sanki  ilk kez duruşmaya çıkıyorum. Hakim:

    -Davacı vekiline(ki bu şahıs ben oluyorum) davalının itirazlarına karşı diyeceği olup olmadığı soruldu? Ben:

 -Eee...ımmm... Davalının, ımmm... Davalının itirazlarının süresinde, ımmmm... olmadığından, ımmm(İçses devreye girer: kesin süre miydi şimdi bu, bunu da söylese miydim, ama belki değildir, rezil olmayım şimdi sadece reddini talep edeyim)(Hakime hanım çattık der gibi yüzüme bakar. Bir saniyelik, sıçıyorum, tüy dikmeden fakire bir yardım bakışı atarak ben de ona bakarım.) itirazların reddine karar verilsin. Ohhh çok şükür söyleyebildim. Hakime hanım zapta geçer söylediklerimi. 

   Gereği Düşünüldü:  
   -Davalı tarafın bilirkişi raporuna itirazları dikkate alınarak, dosyanın yeniden bilirkişi incelemesi için gönderilmesine, duruşmanın bu nedenle talikine....

   Hay sıçayım ağzına yaaaa. Kesin süre be  kadın, kesin süre! Dikkate kendiliğinden alman lazım. Ben itiraz ed(e)memiş olsam bile senin dikkate alman lazım. 

   İşte böyle! Heyecan fena şey, bende ters etki yapıyor, hiç sevmiyorum ve heyecanımın geleceğini hissediyorum(soldan soldan yaklaşıyor şerefsiz meret) engelemeye çalışıyorum ama bazen ne yaparsam yapayım engel  olamıyorum. 

10 Nisan 2014 Perşembe

bir kaytan usta varıdı!


   Çok güzel bir manzara gibi görüyorsunuz değil mi? Evet gerçekten de öyle. Ama gelincik sadece göze değil aynı zamanda damağa da hitap ediyor anacım. Biz Egelilerin iki kavur bir çevir mutfağından yeni bir tatla karşılarınızdayım. Neden şimdi gelincik diye soracak olursanız şimdi mevsimini ucu ucuna kaçırmak üzeresiniz de ondan. Ayrıca "Çiçek canım o, yenir miymiş?" diyenlere sadece "Bok yiyin!" diyorum :P Gelelim tarifine:

   Efenim ilk olarak, gelinciğin otunu tanımanız gerekiyor, her sakallı dedeniz olmadığı gibi bu mevsimde tarlada çıkan her ot da gelincik değil. Gelinciği henüz kartlaşmadan/çiçeklenmeden toplamanız gerekiyor.(Toplama imkanı olmayanlar için sanırım şu organik pazar/manavlarda bulunacaktır. Ama tarlada olanını bulmanızı tavsiye ederim. Zira organik deyip kakalıyorlar bi sürü paraya size.) Topladıktan sonrasında topraklı olduğu için güzelce yıkamanız lazım ki yerken civata yermiş gibi sesler çıkarmayın. 

   Arkasından bunu uzunca doğruyorsunuz ve haşlıyorsunuz. Zaten ot olduğu için(ki ege yemeklerine zaten genel olarak ot yemekleri derler, hepsinin adı ot yemeğidir.) bir taşım kaynatmak yeterli olacaktır. Arkasından irice bir soğanı uzun uzun doğruyorsunuz, içine de bir kepçe salça koyup bunları uzunca bir süre kavuruyorsunuz. Soğanlar yumuşadıktan sonra haşladığınız ve suyunu bekleterek süzdüğünüz gelinciği atıyorsunuz tavaya.Salça-soğanla karışıncaya dek güzelce kavuruyorsunuz. Sonra da servis ediyorsunuz. 

   Anacım yemediysen yanında yat, adamı/karıyı boşatır; o derece. Hatta elinle ye tavsiyem. Valla çok güzel oluyor. Tabakta az gibi görünür ama çok bereketlidir. Allahım nasıl bir tattır bu, o an gelinciği tarlada hayal edemiyorum. Sadece tabağıma yakışır gibi geliyor. 

   Denemediyseniz deneyin derim. Pişman olmayacaksınız bence.

30 Mart 2014 Pazar

çocuk sahibi olmak mı?


   Çocuk sahibi olmakla ilgili düşüncelerimi ailemin yanında dile getirsem muhtemelen beni "Kim yıkıyor lan bu çocuğun aklını?" ile suçlayacaklardır. Kimlerle arkadaşlık ettiğimi merak edip, "Bu çocuk böyle değildi, neden böyle oldu ki?" aceba ile nefis mücadelesinden sonra:  "Bu çocuk olmamış, yenisini de yapamayız ki artık." pişmanlığı yaşayacaklarına kalıbımı basarım. Ama napim? Bir çok insan etrafımda evlenilmesini, sonra da çocuk sahibi olunmasını dört gözle, hatta biraz da göz dağı vererek bekliyor. 

   Ne bu çocuk manyaklığı? Evlilikleri sadece çocuk mu ayakta tutuyor, nedir yani? İki kişi arasındaki sevgi saygı nerde kaldı? Sevgiyi geçtim lan daha millet olarak yarın ne olacağımız belli değil, savaş her an kapımızda, ülkenin bölünmesine değin sonuçlar ortaya çıkabilecek iç karışıklıklar, devletin insanlar sırtındaki zorbalıklarını, adaletsizliklerini görmemek için anadan doğma(sonradan da değil bak) kör olmak lazım. Zaten olmuşuz 80 milyon kıç kadar toprak parçasında, iş yok güç yok, okusan adam olunmuyor, ağaçlar kesiliyor, içme suları azalıyor, hava her geçen gün zehirleniyor, iklim saniye saniye çığırından çıkıyor, bu şartlarda ne çocuğu? 

  Daha öznel bir diğer sebep de tabi ki gay genlerimi bir çocuğa geçirmek istemiyorum. Belki gayler buna kızacaklar ama ben gay olmaktan pek memnun olmayan bir adamım arkadaş. Ortam desen adeta bok çukuru. Değerlerini yitirmemiş, güvenilebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ailemi geçtim, hariçten insanların bile hayatımda söz sahibi olduğu toplumdan (sözde okumuş, aydın kesiminden bile) hala daha evlenmiyor musun sen baskılarından gına geldi. Evlensem bir dert , evlenmesem... Tüm bu sıkıntıları sırf ilerde yaşlandığımda bana baksın diye, yapacağım çocuğun yaşama ihtimalini dahi istemiyorum.

   İnsanların günümüzde büyük bir çoğunluğunun düşüncesi, ileriki yaşlarda huzurevine düşmemek, yaşlandığında kendisine bakacak birilerinin olması. Evet o çocukların vefalı çıkması, sana kendi istekleriyle bakması, ilgilenmesi çok güzel, çok takdire şayan. Ama ya vefa bilmez bir karakteri varsa hem ben üzüleceğim hem ona merhametsiz damgası vurmaya sebep olacağım. Ayrıca sırf kendine ilerde baktırmak için çocuk yapmak fazla bencilce bir davranış değil mi yahu? Başkasının hayatını karartmak olarak görüyorum ben bunu. Git paşa paşa kendi yaşıtlarınla yaşa arkadaşım. Nesi var bunun? (Bunu kendi anne babama yapacağımı düşünmeyin bu konuda hassasım kendim bakmak isterim. Bu söylediklerim sırf bu amaç için çocuk yapmayı eleştirmek)

   Tüm bu söylediklerimden çocuk sevmeyen, kazulet birisi gibi bir profil çizdiğimin farkındayım ama öyle algılanmak istemem. Çünkü çocukları çok severim, onlarla ilgilendiğim için onlar da beni çok severler. İki yeğenim var ordan biliyorum :) Söylemek istediğim sadece bu dünya, bu ülke çocuk sahibi olmak için fazla kötü bir yer. Belki daha iyi şartlarda, daha farklı bir ülkede yaşasam düşüncelerim farklı olabilirdi ama bundan daha iyi düşünce sahibi olmak biraz safdillik gibi geliyor, biraz da gözü karalık. Buyursun bu şartlarda hala ben çocuk sahibi olmak istiyorum diyen varsa karartsın gözünü, durmasın. Ama bir çocuğa düzgün bir gelecek bırakamadıktan sonra bu ona yapılmış en büyük kötülük olacaktır kanımca.

26 Mart 2014 Çarşamba

ah keşke


   İnanılmaz kamp yapasım var. 
Bu yaz şöyle bir yer bulsam, arkasından yaksam ateşimi,
 kimse olmasa kuşları ve doğayı dinlesem... 
Ya da sevdiğim olsa... 
Sabahları temiz havadan kulaklarımızda uğultu uyansak...
 Bir  Olöf Arnalds şarkısı çalsa... 
Ellerini tutsam, sanki hayat bu dercesine gözlerine baksam...
Şehrin, insanların, arabaların keşmekeşinden kurtulmuş gibi,
Daha önce hiç yaşamamış gibi,
İlk kez nefes alacakmış gibi,
Ya da son kez bakacakmış gibi.
 Sonra ayaklarımızı soksak temiz suya, usul usul sallasak...

Dünyayı sallasak, dertleri sallasak, günahlarımızı sallasak...