28 Aralık 2012 Cuma

bugün benim doğum günüm


Bugün benim doğum günüm 
Hem sarhoşum hem yastayım 
Bir bar taburesi üstünde 
Babamın öldüğü yaştayım 
Bugün benim doğum günüm 
Kelimeler büyüyor ağzımda 
Bildiğim tüm hayatlar 
Paramparça, paramparça 

25 Aralık 2012 Salı

bir sevda masalı


Üniversite yılları... İkinci sınıfta çıktığım devlet yurdunda kimseleri tanımıyorum. Zaten ortama kolay alışan bir insan da değilim. Oda arkadaşlarımla kafam pek uyuşmuyor. Daha önceden hiç ailemle ayrı kalmadığım için ve o iğrenç soğuk duvarların insanı sıradanlaştırdığı zamanlar oldukça yalnız kaldığımı hissediyorum. Belki de kendisini tersleyen annesine çocuğun verdiği tepki gibi ben de aileme kızıyordum, beni bu garip yerde yapayalnız bıraktıkları için. Akşamları kantinde kısık bir selam verip tanımadığım insanların masasında yemek yiyorum ve öylesine söylenmiş bir    "Afiyet olsun!" dan sonra usulca ve daha önce hiç orda var olmamışçasına çekip gidiyorum yatağıma.

   İnanılmaz kitap okuyorum o yıl. Boş kaldıkça kendimi kitaplara, o kadim dostlara bırakıyorum. Şikayetçi değilim bundan asla. Ha ama, bir arkadaş bir dost olsa fena mı olur? Cevap standart. Benim istediğim sadece bir taneyken nerden bilirdim kaderin bana beş tane dünya tatlısı arkadaş vereceğini. Ve geriye dönüp baktığımda üniversitedeki en güzel günlerimin yurt günleri olacağını.

  Bunlardan bir tanesi var ki kendisi ile çok yakınlaşmıştık. Daha önceden Pomak düğününe gittiğimi anlatmıştım ya hani, işte o arkadaşın düğünüydü. Bir akşam, ya onlar ya ben birbirimizin masasına oturmuşuz. Ben az sohbet etmişim. "İyi bi çocuğa benziyor." diye düşünmüş benim için. Ben pek hatırlamıyorum bu kısmı. Sonrasında aynı fakülte, aynı sınıf diye konuşunca sohbet ilerledi. Beraber takılmaya başladık. Okuldaki gruplarımız farklıydı, o yüzden pek bir arada olamıyorduk ama yurtta ve okuldan sonrasında hep beraberdik yedi yirmi dört hem de.

  Yaz tatillerinden birinde memleketlerimiz yakın olduğu için bize geldi bu bahsettiğim ve bir arkadaş daha. Gezdik, tozduk, denize girdik, Şeytan Sofrası'nda güneşin batışını izledik, eğlendik,vs... her şey güzeldi. Bir yıl sonra onların Gökçe Ada'daki yazlıklarında rüya gibi bir hafta geçirdik. Bu sefer o ve ben vardık, ninesi ve dedesi de vardı ama biz gündüzleri motorla(son model olmasa da evet bir motorumuz vardı) denize gidiyor akşamları yan yana sarılarak film izliyorduk.

  Bunun adadan tanıdığı güzel bir kız arkadaşı-sevgilisi vardı. Hepimiz birlikte bir doğum günü partisine davet edildik. Hava çok sıcak, dansa kaldırılmak istenen kız sayısı çok fazlaydı. biz hepi topu 3 erkek miydik neydik. Hal böyle olunca belki odunluk yaptığımdan, belki gerçekten sevmediğimden, veyahut da özel bi sebep olmaksızın sade istemediğimden hiç bir kızı dansa kaldırmadım. Ama o sevgilisini defalarca dansa kaldırdı. Ve ben onu o kadar kıskanmışım ki fark etmeden tripler atmaya başlamış, iyiden iyiye sessizleşmişim. Zaten topluluk içinde konuşmayı pek fazla sevmem. O benim ortamdan sıkıldığım için atarlandığımı, sessizleştiğimi sandı. Belki ben bile öyle sandım o gece. Ama asıl gerçek böyle değildi.

  Hiç daha önce adada kalan veya denk gelen oldu mu bilmiyorum. Ama bazı geceler açık denizde, hava yaz bile olsa inanılmaz hızlı değişebiliyormuş. Biz parti bitip milletten ayrıldıktan sonra hava bir bozdu, bir fırtına çıktı sanırsın ki şubat ayındayız. Biz tişörtlerle güneş görmüş mart buzağısı... Onun yanında bir ceket vardı ne olur ne olmaz diye aldığı. Bana verdi giy diye. Ama hava o kadar soğuktu ki, dayanamazdım onun öyle durmasına. "Nasıl olsa gece! Kimse görmez. Motoru kullanan sensin ve rüzgar seni daha fazla üşütecek. Ceketi sırtına değil göğsünden tarafa kollarından giy. Sen bana gelen rüzgarı kesiyorsun zaten.Ben de kollarımı senin beline dolarım ve ceketin altında kalır, üşümez." dedim. Bu öneriyi iki hetero arkadaş nasıl dalga geçerek dikkate alırsa o şekilde dalga geçerek uyguladık. Ben rüzgardan dolayı onun sırtına dayadım yanağımı.Bacaklarımı da soğuktan korumak için kıstım.Titriyordum ama onun sıcaklığını hissedebiliyordum. İtiraf edemiyordum kendime huzurlu olduğumu. O kızdan kurtulduğumu. Hayatımdaki en komik belki, ama en hoşuma giden anlardan birinin bu olduğunu.

  Eve vardığımızda, yatakta o kadar moralim bozuktu ki gözlerimin yaşarmasına engel olamamıştım. Neden ona karşı böyle hissettiğim ve o bunları bilse yine de böyle davranır mıydı'ğı ile ilgili sorulardı. Sonra karanlıkta yanıma, yatağıma geldi. kolunu boynumun altına attı. Daha önce bir çok kez yaptığımız gibi... "Neden böyle olduğumu, çok iyi bi insan olduğum için elbette bir gün birini bulacağımı ve bunu gerçekten yürekten istediğini, üzülmememi, eğer farklı cinsiyette olsaymış benimle evlenmeyi bile düşüneceğini vs vs" konuştuk.

    Benim bile bilmediğim şeyde onu suçlayamazdım. Belki biseksüeldi, o da belki uzun bir süre bana karşı duygular besledi. Bilemiyorum. Çok kız muhabbeti yapardı, belki de heteroydu. Birlikte yaşadığımız şeyler gerçekten masumaneydi. Ne ben bu konudan ona bahsettim ki o zamanlar kendime bile söylemeye çekindiğim şeylerdi, ne de o bana... Egosuzduk, kirlenmemişti ve kararmamıştı benim ellerim. Çocuksuluğun o süt kokusunu hala ağzımda taşıyordum ama sevilesiydi. Yorgun değildim o zamanlar. Hayata karşı bu kadar ümitsiz değildim. Şimdi ise gelenler, gidenler, gelip de bi selam verip kalmak isteyip sonra nedensizce sonuçsuzca çekip gidenler, ne istediğini bilmeyenler sardı etrafımı.  Büyüdüm ve kirlendi dünya.

  O evlendi, bense düğününde ona bir hediye aldım, sıkıca sarıldım. Düğünü boyunca yanındaydım. Kendi ellerimle salondan arabaya bindirdim. Arkamı dönüp yoluma devam ettim. Tüm masalların mutlu bitmediğini hayatın çokluk alanında sadece ve sadece yönlendirildiğini, senin ellerinde olmayan bir hayat yaşamak zorunda kaldığını öğrendim. Kalbimin sertleştiğini ve daha az müsamahakar bir insan olma yolunda ilerlediğimi fark ettim. Bunun sorumlusu ben değildim ama bir sorumlu da bulamazdım.

22 Aralık 2012 Cumartesi

yazık lem

  Çatı ile tavan arasında boşluk olunca ve odamda soba yanınca tavan arası sıcak olduğundan her akşam misafirlerim oluyor:  Mahallemizin kuzu büyüklükteki kedileri. 

  Bugünlerde burda kar olmasa da nemli soğuk olduğundan hava, hem hasta eder hem de adamın iliğine işleyen ve kat kat giyinsen dahi üşümeni engeleyemediğin bir soğuk olur. Bugünkü misafirim olan kedicik üşütmüş bildiğin anacım, hayvancağızdan düdükten çıkar gibi bir ses geliyor. Önce bi durdum dinledim, benim ciğerlerimden mi geliyor lan o ses diye. Sonra resmen mayaların kıyameti koptu kopacak gibi nefesimi tutup bekledim ki odamda yabancı bir ses; hırlıyor garibim. 

  Arada bir yer kavgası yapsalar ve " Haaasssiktirin pis kediler tepemde ne tepinip-durusunuz!" diye terliğimi tavana fırlatıp söylensem de şu ana dek kavga etmediklerinden ses çıkarmıyorum. Yalannn!!! Bildiğin yaşlanıyorum, merhamete geldim, kıyamadım bu sene kovalamaya. Yavriiiim kıyamam ya nasıl hırlıyor! :( Ama en azından sıcak bir yer temin edebildiğim için memnunum. sanırım onlar da benden memnunlar ki her kış gelirler ziyaretime. Seviyorum lan sizi. Bu fakir bıyığı siz bari yalnız bırakmayın he mi:) Gelin sık sık! Hadi bakim şimdi dinlenin güzelce.

18 Aralık 2012 Salı

söyle bakim çekirge...?


Bilin bakalım ben bu hafta nerdeydiiiim? Tabi ki Ayvalık ve Cunda(Alibey) Adası'nda. Belki resimden anlayanlarınız olmuş olabilir. Bir arkadaşımla birlikte biraz gezdik, biraz sohbet muhabbet ile uzun zamandır büyütmekte olduğum bostanımı vurdum Ayvalık sokaklarına. Yazın aşırı kalabalık olduğu için çok sevmiyorum ama bu mevsimde kimse yok, yerlisi dışında ve huzur dolu. 

Gerçi bu yıllanmış ve otsuluktan çıkıp odunsuluk kazanmış mor sümbülü çiçekleriyle göremedik ama daracık ve taş döşeli sokaklardaki harabeye dönmüş eski Rum evlerini gördükçe neden bizim tarihi ve kültürel mirasımızı koruyamadığımız hakkında bile uzun uzun konuştuk. Ayvalık Belediye binasının deniz kıyısında bulunan çay bahçelerinde oturup bir farenin çok uzun bir süre bişeyler kemirişini izledik. Deniz suyu içiyor olamazdı hayvenceğiz. Rumca konuşan iki amca geçiyor yanımızdan. Malum Midilli yakın. Kim bilir belki Ayvalık'ın yerlisi de olabilirler.
Çok uzak sayılmaz bana ama her daim çıkılıp gelinmiyor işte. Bir de fotoğraf karesine giren şu araba olmasaymış... Taştan bir okul vardı sağ tarafta, ilerde. Hatta sokağın adı Çifte Mektep idi. Şansımıza okulun bahçe kapısı açıkmış. Kurs gibi bişey vardı, bahçeye girdik. Ve inanılmaz güzel dikdörtgen sütunlu bir bahçesi var, sanki Yunan Filozof Aristo biraz sonra bir kapıdan çıkıp bizi azarlayacak veya oturup bizimle sohbet edecek. Böyle bir okulda okumak isterdim elbette. Keşke Ayvalık'a gelseymişim ilkokula :P
Tabi Cunda'ya da uğramadan olmazdı. Süper bir deniz kenarı, yumuşak-ipek bir deniz sizi sarıp sarmalayabilir her an. Karşıda küçük küçük bir sürü adacıklar. Şu yukardaki binanın tabelasında Pandora yazıyor, çözdüğüm için çok mutlu oldum :) Hemen altındakileri çözemedim ama. Eeee hiç ders almadan Yunanca bu kadar; iyi bile :P
Sezen Aksu'nun Cunda'da çekilmiş Kalbim Ege'de Kaldı adlı klibi ordaki kiliseyi gösteriyor, sokaklarında insanlarla görüşüyor, el öpüyor  Sezen Abla. Daha önceki gittiklerimde bu kilisenin halini görüp çok üzülmüştüm. Harap haldeydi, kapıları kapalı ve içki şişeleri bi tarafta, diğer tarafta duvarlarında isimler... Az biraz yukardaki başka bir kilise yıkılmış ve sadece ön duvarı ile yan duvarlarından bir kısmı ayakta idi. Akıbetinin onun gibi olmasından korkuyordum. Şimdi restorasyona aldıklarını gördüm ve inanılmaz sevindim buna. Kim bilir belki de ilerde yenilenmiş halini de görürüm. Her tarafında iskeleler bulunduğundan onun o halini çekmedim. Onun yerine hemen onun çaprazındaki bir evi çektim size, işte buyrun :
Akşam üzeri adanın tepesindeki muhteşem güneş batışından bahsedeyim size. Gümüş rengi bir deniz ve yüzdeki tebessüm. Bir de Fatma Girik ile ağır abimiz Kadir İnanır'ın kör bir kemancıyı canlandırdığı Kambur filminden kareler. :)

Cunda'ya gelip balık yemeden olmaz tabi. Sıcak mı sıcak; sandalyeleri ve masaları mavi-beyaz pastel renginde  bir balık evine girdik. Normalde benim deniz ürünleriyle aram iyi değildir. Adam bana ahtapot, kalamar bilemem ne diye sayınca çok sevmediğimi söyledim. O zaman size bir çipra mıydı neydi adını unuttum ızgara yapalım dedi. Ben de olur dedim ve inanılmaz beğendim balığın tadını. Sanırım unutamayacağım onun lezzetini:) Bir de yanında sıcacık kızarmış ekmek ve salata... Masalardaki mis gibi zeytin yağını da unutmamak gerek, sıcak ekmeğin üzerinde iyi gidiyor. Ben alışığım gerçi buna. Kızartmaları bile zeytinyağı ile kızartan bir ailede büyüdüm. Ama arkadaşım inanılmaz sevdi. Hatta o kadar çok yedi ki yemekten sonra yağ ister istemez midesini bulandırdı.:)

Son olarak da sabah otelin terasında arkadaşla beraber kahvaltı yaptıktan sonra birer fincan çay alıp deniz manzarasını izlemeye koyulduk. Deniz o kadar durgun ve ortam o kadar sessizdi ki "işte huzur lan bu!" demek için  uzaktan bir tekne sesi ile onun sudaki akisleri ve martıların cılız çığlıkları yeterli idi. Onlar da o anda eklenince birde resim tamamlandı ve yatmaktan acıyan kemiklerimin dinlendiğini hissettim.

Not: Resimler tamamiyle bana aittir. Üzerlerinde az bişey renk bakımından oynadım sadece. Yoksa hepiciği orcinal:) İzin veriyorum bilgisayarlarınıza adımla beraber kaydedebilirsiniz. Böylelikle millet nerelerde yaşıyor aq diye uğruna söylenecek bir sebebiniz olabilir:P 

17 Aralık 2012 Pazartesi

haydi erkekler soyunmaya :P

  Fark etmiş olmalısınız; filmlerde, kliplerde, reklamlarda önceden kadın bedeni üzerinde durulurken, şimdilerde  erkek bedeni üzerinde belirgin oranda bir vurgunun yapılması sizce de garip değil mi? Örneğin Ebru Gündeş'in yeniden yorumladığı Yaparım Bilirsin'in klibi. Bariz bir biçimde (bence) seksi, göze hitap eden, beyazlar ve maviler içinde hatta kimi zaman tahrik edici boyutlarda bir klip. Biscolata reklamları artık zaten herkesin malumu. Bunu anlayabilmek için müzik kanallarını birazcık gezmek kâfi. O zamandan bu zamana değişen neydi acaba? He derseniz ki bu durumdan şikayetçi miyim? ASLA!!! Yıllarca kadın bedeni sömürüldü şimdi de erkek bedeni sömürülsün. Nihohahaha :) ("Yaşasın feminizm!"  subliminal mesajını aldınız değil mi sevgili okurlar? :P ) Biz erkekler son söz olarak o halde: 

7 Aralık 2012 Cuma

mission completed

  Çocukken size de büyükler sırf kahve içmemeniz için böyle yalan söylerler miydi :  "Kahve içme kara olursun?" ya da "Kahve içersen kararırsın?" 
Netice mi? Ortada, kararmamak için kahve içilmez. Pratik bir fayda. Sizin anırmanızdan büyüklerin kafası şişmediği gibi, siz de gayet mutlu mesut oyununuza devam edersiniz. Şiş de, kebap da kurtarıldı.

5 Aralık 2012 Çarşamba

karmaşa


  Hava soğuk, yağmurlu. Tam olması gerektiği gibi. Meteoroloji mevsim normallerinde olduğunu söylüyor. Üşümüyorum. Ya da üşüyen yerim ellerim değil, yüzüm değil, ayaklarım hiç değil. Kalbim... Bütün şehir akşam olup da karanlığa gömülünce, seyyar bir sis kaplıyor dört yanı. Kömür kokuyor sokaklar, nefes alamıyorum. Kulaklarımda Göksel'in şarkısı..."Acıyor, acıyor, acıyor; Her yolu denedim bitmiyor; Kalbimin ortasında bıraktın aşkını; batıyor."

  "Böyle olmamalıydı." diye düşünüyorum. "Zaten ne böyle olmalıydı ki!" diye okkalı bir küfür sallıyorum. Kendime kızıyorum yine. Bunu huy edindim. Elimde olmayan şeyler için kendime kızmaya başladım son yıllarda. Ya da zaten hep böyleydim. Tanrı'ya mı kızmalıydım emin değilim. Beni böyle yarattığı için, diğerlerini ben gibi yaratmadığı için veya karşıma beni anlayabilecek birini çıkarmadığı için... "Hayat adil değil." diyorum, demesi kolay ama bunu çırılçıplak yüzümde hissetmeye gelince isyan ediyorum. "Acıyor, acıyor, acıyor; Her yolu denedim bitmiyor; Kalbimin ortasında bıraktın aşkını; batıyor."

  Kalabalıklar içerisinde dolaşıyorum. Yok yok, sokaklar oldukça tenha. Yağmur altında ıslanan o ahmak ben gibi hissediyorum. Gözlerimden süzülen suyun tatlı mu tuzlu mu olduğunu fark edemeyecek kadar yıpranmış dudaklarım.Isırmaya ve kanatmaya başlamışım. Bunu da huy edindim son zamanlarda. Tüm kanamasına rağmen kabuklarını soymalıyım. Hıncımı ancak bu şekilde alabiliyorum kendimden, diğerlerinden ve hayattan. "Acıyor, acıyor, acıyor; Her yolu denedim bitmiyor; Kalbimin ortasında bıraktın aşkını; batıyor."

4 Aralık 2012 Salı

bu da oldu ya la


  Şu odamın kapısının dilinden çektiğimi Umayin'in dilinden çekmedim dersem Umayın beni yolar :P

  Efenim olay şöyle; şu an odamın kapısını  ihbar etmeli ve onu mahkeme salonlarında sürüm sürüm süründürmeliyim.  Zira kendisi şu anda kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakma(bkz. 5237s.lı TCK 109.md) suçunu işlemektedir. Daha amiyane tabirle odamda kilitli kaldaaaaıııığğğmmm! Kaç zamandır zor açılıyordu zaten. Bugün içeri girdim ve bi daha da dışarı çıkamadım. Kolu mu kırıldı  yayı mı çıktı anlamadım ama boşlukta dönüyor. Annemle uğraştık açamadık, neyse "Baban gelene kadar kır dizini otur." dedi iki odun verdi pencereden sobam sönmesin diye. Ben de can sıkıntısına evde öylece takılıyorum a dostlar. Neyse ki bütün ihtiyaçlarımı gidermiştim odaya girmeden. Artık akşam ezanını bekleyeceğiz ne yapalım.

  Boynu altında kalasıca kapı! Teneşirlere gelesice kapı! Mahpuslarda T-bag'in ceplerini tutasıca kapı! 

2 Aralık 2012 Pazar

sızı


  Sızlamak sözcüğünü ayrı bir seviyorum. mazoşist olabilirim belki de, bilemiyorum. İçerisinde sızlamak geçen her cümle daha bir samimiyet kazanıyor gözümde. Acımak sözcüğü de benzer bir etki yapıyor, bir farkla ki; ilkinde, kendimizin hissettiği bir durum varken ikincisinde, karşımızdaki insan için benzer duygular sezinleriz. İnsanın kendi içi de acıyabilir ama adı sanırım o zaman sızlamak oluyor işte. İnsanoğlunun içinde bir yerlerde bir tel var, hayat teli; belki de hüzün teli de ona bir tüy dokunsa çınlayıverecek, titreyiverecek gibi hissediyorum. Tüm tüylerim dikleşiveriyor duyduğum anda. İncesaz' ın "İç acısı" parçasının adını duyduğumda garip hissetmiştim. Tabi parçanın kendisini dinleyince  içimin acıması, sızlaması kaçınılmaz olmuştu. Çok mu rikkatli bir insanım yoksa önceden öyleydim de sonradan yitirdiğim şeylere karşı mı böyle bir hassasiyet edindim  farkında değilim. Belki de her ikisi de...

30 Kasım 2012 Cuma

gülmelik



-Plastik ayran şişesini açarken gerildiğim kadar gerilmedim şu dünyada.

-Ünlü Türk düşünürü Sevgili İsmail YK'nın da dediği gibi: beni beğeneni ben ben beğenmem, benim beğendiğim de beni beğenmez. Yoksa ben zurna mıyım, ha?

- Yaza gelince Ramazan daha bir hızlı geliyormuş gibi hissediyorum nedense. Belki de yaz geçince benim için sene bittiğindendir.

-Yunanca bir şarkıda Ankaralı Namık ezgileri duymak... Olmak ya da olmamak kadar temel bir meseledir.

-Ahu isminin söylenişi, hukuk isminin söylenişi kadar karmaşıktır ve bir avuç leblebi tozu yediğinde söylemeye sakın ama sakın çalışma!

-Bazen atasözleri ve deyimleri çok garip buluyorum, Türkçe öğrenen bir yabancıyı bu sözleri duyduğunda hayal dahi edemiyorum.  "Müslüman mahallesinde salyangoz satmak" deyimi nedir yahu? Peki bunların kafiyeli olanları, güzelce ifade edenlerine bişey dedik mi?Çemkirme hemen! Misal: Önümüz darı kavuruyor, arkamız harman savuruyor.

-Bir evin kapısını çaldığımda ev sahibinin gelmesini beklerkenki fonda çalan gerilim müziği en son Kuzuların Sessizliği için yapıldı. Elimi kolumu nereye koyacağını bilememe, yüzümü hangi tarafa çevireceğimi kestirememe, her an arkadan simsiyah bir elin omzunu tutuverme ihtimali...

-Telefon melodisini Ekmek Teknesi 'nin jenerik müziği yaptığı için her çalışta heyecanlanan ve sırf müziği dinlemek için daha geç cevap veren, psikosomatik sorunları olan bir insanım ben.

28 Kasım 2012 Çarşamba

"katip ahvalimi şah’a böyle yaz"*


  Her şey  6 Temmuz'da Maliye Bakanlığı'na atanan 157 avukatın büyük umutlarıyla başlamıştı. Ama kimse bunun bir umutsuzluğa dönüşeceğini tahmin dahi edememişti. Atandıktan sonra günleri günler, haftaları haftalar, daha sonra da ayları aylar kovalamaya başlamıştı. Maliye Bakanı M. Şimşek'in önüne atama ve yerleşme evrakları çoktan gelmiş olmasına rağmen -hazinedeki paraları saymanın çok zor olmasından mı, havaların henüz çok sıcak olmasından mütevellit sahillerde  güneşlenen Bakan'ın önce girince soğuk alışınca ılık olan sulardan mı yoksa Sweet November'ı Kasımda Aşk Başkadır diye çeviren o hain aymazın işgüzarlığından mı- neden 3 ay imzalamadığını kimse bilmiyordu. Üstelik bu yönde atanan kimselerden defalarca Şimşek'in adeta kör gözüne parmak hesabı tweet ve mail almasına karşılık "Gözlüklerim kolormatikli bile değil." şeklinde bir sebep bile  gösterilmemesi bütün sinirleri germişti. Halbuki Bakan haklıydı. Sırtındaki güneş kremi bile kurumadan kalkıp da işlemleri hızlandırması ile, Türkiye ekonomisi üzerine bilmem ne kadar binlik kambur oluşturacak pamuk ipliğini biraz daha gerecek 157 insanın atanması gerçeğini hiç biri göremiyordu. Aynı tarihli ÖSYM atamalarıyla diğer kurumlara atanan kimseler beşinci maaşlarını alarak devlete nasıl da yük oluyorlardı zaar. İnsanları idare etmesi ne zordu Allah'ım! 

  Bakan baktı ki bu kör cahillerin laf anlayacağı yok, "Bari imzalayayım da iş benden çıksın, bana da yetti gari. Hem malum artık sonbaharın sarımsı günleri de geldi. Benim de kravatımı takma zamanımdır. Kasım aşk mevsimidir, hepsinin gönlünü alıveririm." deyiverdi Allah seni inandırsın. Bu garipleri, imzayı görünce bir heyecan sardı, hepsi birer birer evraklarını teslim ettiler ve beklemeye koyuldular. Aralarında atandığı için işini gücünü bırakıp ailesinin yanına gidenler vardı. Bazıları ise hemen evlenip barklanıp çoluk çocuğa kavuşmuştu. Böyle bir şey olabilir miydi? Bu ne aceleydi hemen. 

  Bir de utanmadan bakanlık görevlilerinin işlerini yapmalarını sürekli arayarak engellemeleri; en can sıkıntısı da oydu."Kaç ay oldu?" diye hesap sormaları yok muydu! Ahh,  kesivereceksin telefonun kablosunu bak ondan sonra rahatsız edebiliyorlar mıydı! Ama olmuyordu işte, devlet vatandaşına Beşparmak Dağları'nın baştan ve/veya sondan üçüncü parmağının hangisi olduğunu göstermesini isteyemezdi. Sonuçta bundan sonraki aşama prosedür ve bürokrasi idi. Bakan engelleyemezdi ki bu işlemlerin işleyişini. Neticede en fazla Ocak ayında herkes yerleşmiş olurdu, o da tahmini tabi. Aman canım onlar da o zamana kadar dinleniversinlerdi, bir daha  böyle fırsatı arasalar bulamazlardı. Hem insanların "İzne mi geldin?" ya da "Sizi almayacaklar galiba?" sorularına espirili bir dille gülüp geçivermek, nanik yaparak kedilerin kuyruklarına teneke kutular bağlamak eskilerde kalmış ne güzel âdetlerdi oysa ki. İnsanların hiç espiri anlayışı kalmamıştı bu devirde. Bak Türk aile yapısının sağlamlığı da böylece test edilmiş oluyordu. "Yavrucuğumdur." diyerek 25-26 yaşına gelmiş eşşek kadar herifleri anasının gözüne basıyordu aileleri. Bu tablo tam bir göz yaşartıcı etki yapıyordu.

   Gökten 157 elma düşmüştü, 157 avukatın başına ama hepsi kurtlu, taş gibiydi. İşe başlayamadan hevesleri kursaklarında kalmış, adaletin temsilciliğini üstlendikleri bu yolda en büyük adaletsizliklerden birine uğramış, siyasi sebeplerle haklarını dahi aramaktan çekinir olmuşlardı.  Cep delik, cepken delik kalakaldıkları bu yolda sağlıklı(!)  bir biçimde devletin hakkını savunmaya çalışacaklardı. İşteeeeee böyleydi bu hikaye de. Mutlu sonla henüz bitememişti, muratlarına erememişler, onlar da çıkamamışlardı  kerevetlerine. Varsınlar çıkanlar çıksınlardı.

* Dize Pir  Sultan Abdal'a aittir.

25 Kasım 2012 Pazar

24 Kasım 2012 Cumartesi

ah be ahretlik!



Ahhh be ahretliğim ahhh!
Hasretliğe gebe bıraktın beni buralarda
Buram buram yalnızlık koktu, ayrılık acısına katılan sütlü kahvem.
Kime desem kime eğsem başımı, ağır!
Gözlerim bakar da kulaklarım sese sağır.
Yollarına serdiğim güller
Çoktan ezildi.Geçti seher.  
Ahhh be ahretliğim ahhh!

17 Kasım 2012 Cumartesi

ömür dediğin...

   Benim standartlarımda uzun bi yazı olmakla birlikte "insanın başına herşey geliyor." dedirten gerçek bir olaydır. Dedemden işittim. Umarım sıkılmazsınız:

  Ben o sıralar köyde yoktum. Devletin onca iş güç ve yokluk arasında sırtıma yüklediği, tüm diğer genç erkekler gibi askerliğimi yapmak için Anadolu'nun bilmem hangi köşesine yola koyuldum. Havası, suyu, insanı bizim ellere benzemeyen en kıyıda, sapada kalmış memleket toprağındaydım.

  İçindeyken geçmiyor gibi görünse de gurbette günler çabuk geçer. Geri dönüp baktığın zaman sanki görünmez bir el seni ensenden tutup da yolun sonuna getirip bırakmış gibi hissedersin. Amma henüz yolun sonu değil, ortası bile değil. Askerden köyüme bin bir heyecan içinde izne gidiyorum. Oysa ki köyde anam yok babam yok. Niye bu kadar heyecanlıyım onu da kestiremiyorum.  Bir kınalı kuş pır pır edip duruyor içimde.

  Uzun bir yolculuktan sonra köye kir, pas ve toz içinde girdim. Benim adım Memet. Ninemin evi derede ve köyde iki tane Çerkez Mehmet olmasından dolayı bana Dere Mehmet derlerdi. Öksüz ve yetim büyümüş olsam da kimsenin malına mülküne göz dikmediğim gibi namusuna da laf etmedim. Ben ne kadar kimsenin malına mülküne göz dikmediysem de bazen akrabanın yaptığını akrep birbirine yapmaz. Dünyanın değişmez düzenidir bu. En yakın akrabam ve ayrıca birlikte mirasçı olduğumuz, köydeki diğer Çerkez olan dayım, ben askerdeyken ne kadar mal mülk varsa neredeyse hepsini satıp savuşturmuş, bir çoğunun da adını değiştirmişti. Bu şu demek oluyordu ki benim de hisse sahibi olduğum tarlalar ile köyden başkasının bir tarlasını takas etmiş ve direkt üstüne konmuştu. Böylece değişmiş olan toprakta ben hak iddia edemeyecektim. Nasıl olsa karşı çıkmak için arkam olmadığından beni susturmak kolay olacaktı, ondan da evvel askerdeydim.

  Son takas ettiği tarla olan Kemreli'yi  kahveden sordum soruşturdum, kimin aldığını öğrendim. Hemen gittim evine. Kısa bir hoşbeşten sonra: "Halil Dayı, siz benim tarlayı değişmişsiniz amma benim hakkımı ayırdınız da mı değiştiniz yoksa ayırmadan mı değiştiniz?" diye sordum. Bu hiç beklemediği soru karşısında Sarı Halil afallamış ve kesik kesik: "Benim haberim yok bizim oğlan. Çerkez, takas edelim deyince biz hiç düşünmedik orasını. Eğer öyleyse kalsın Kemreli ile dam geri." dedi. Dayım Çerkez, bunu duyunca küplere bindi. Esti, gürledi: "Bundan sonra ne düğününü yaparım, ne evini dikerim!" deyip onca yıl ona ırgatlık yapmış olmama rağmen beni yüzüstü bıraktı.

  İnsanın dişine haram bulaşmayagörsün a oğlum. Dünya mal mülk vardı, hepsini yiyip içtiler.  Ben aç mı kaldım? Yoooo... Kaynatamgil ve diğer akrabalar öncülük ettiler. Evim de oldu, aşım da eşim de... Şimdi bak, yenge üç ayda bir fakirlik maaşı alıyor. Yetimin malı iyi yapar mı insanı? Helal sallanır sallanır da yıkılmaz, kökü sağlamdır. Haramsa sağlam gibi görünse de tepe taklak yıkılır gider. Çok şükür, fakirdik amma çalıştık çabaladık. Annengili aç açık bırakmadık. Akşama dek çalıştık, sabaha dek yedik. İlle ki benim hakkım ondadır, ben alırım hakkımı ondan, iki elim yakasındadır öbür tarafta. Ben istemesem de kendisi getirecek zaten orda. Bi de yerini yurdunu bilen insandı, biz gibi kör cahil değildi. Yetim malı yemenin ne demek olduğunu biliyordu da gene de gâvurluğuna yaptı sanki.

1 Kasım 2012 Perşembe

Pomak düğünü

 Çanakkale'ye gideceğimi söylemiş miydim hatırlamıyorum ama yurt günlerimden çok yakın bir arkadaşımın düğünü vardı. Daha önceki yıllarda ailemle beraber gelip şehitlikleri gezmiş, sonrasında bir hafta Gökçeada'daki yazlıklarına gitmiş ve çok eğlenmiştik. Dolayısıyla aileler de tanışmış ve kaynaşmışlardı çarçabuk birbirlerine. Düğüne ailecek davet edildik. 

  Arkadaşım doksanlı yılların başında Bulgaristan'dan göç etmiş, Pomak tabir edilen kimselerdendi. Aile içerisinde Bulgarca konuşuluyor ve arkadaşım da biliyordu bu dili. Ayrıca çifte vatandaştılar. Akrabalarının hemen hemen hepsi hâlâ oradaydı. Yazları senede bir gidip geliyorlarmış. Düğüne akrabalar da geldi. Türkçe'yi içlerinde bilen çok azdı. Bilenler de tek tük kelimelerle konuşuyorlardı. Çoğu zaman anlaşmak için arkadaşın veya ailesinden birinin yardımını alıyorduk. Ama o kadar sıcak kanlılar ve  kadar samimilerdi ki dil engeline rağmen beden dili ile, bizi her görüşlerinde gülümseyerek ve işaretlerle anlaşıyorduk. Onlar bizi çok sevdiler, biz de onları çok sevdik. Sevginin dili olmadığını gördük velhasıl.

  Salona gitmek için hazırlanmaya başladığım sırada arkadaşın yengesi bana bişeyler söyledi, yüzüme dikkatli dikkatli baktı ve bana sarılıp öptü. Çok hoşuma gitmişti bu, bir anne sıcaklığı vardı. Kendi yengelerim beni böyle sıkı sarıp öpmüş insan değillerdir. Sözlerine arkadaşın annesi tercüman oldu: Amcasının bir oğlu varmış. 19 yaşlarında bir gün suya girmek için gitmiş ve suda boğularak hayatını kaybetmiş. Ben ona inanılmaz benziyormuşum. Ne diyeceğimi bilemedim tabi. Trajik bir öyküydü. Bir anlamda benimle hasret gidermişti, bende onu görmüştü ama kendimi garip hissetmemi engellemedi bu durum. Gelecekte böyle bir durumla karşı karşıya gelmeyeceğimi kim garanti edebilirdi ki! Ömrünün sonuna gelmiş,adeta sayılı saati kalmış, ecelinin geldiğini bilmeyen insanlara mahsus suskunluğumu takındım. Ben de onun sırtını sıvazlayıp hazırlanmak için usulca çıktım. Ne diyebilirdim ki? Sözün bittiği yerin sınırındaydım.

30 Ekim 2012 Salı

hasrediye

sarı bir sarmaşık düşer, 
yıkık dökük güneşli gönlüme.
dışarda kar, içimde bahar.
neyleyim, aklımda yar!
açsam kollarımı ta haşre kadar,
tüner mi baykuşlar evime?
yoksa gelir mi sevgili tenime?

8 Ekim 2012 Pazartesi

varlığı bir dert yokluğu yara...

  "Param seni vereyim de rezil olayım yoksa vermeyeyim de mi rezil olayım? Hadi vermeyeyim de rezil olayım." demiş eskiler. Ne de güzel demişler. Kimi insanlar var sanki senle beraber oturup ter dökmüş gibi, senden bi ihtiyacını karşılamak için "ÖDÜNÇ" para alıyor ve sonrasında o paranın üzerine yatıyor veyahut belirttiği günde ödemiyor. Üstüne üstelik paranızı istediğinizde pişkin pişkin "Paranı yemedik ödeyeceğiz. Patlamadın ya!" gibi saçma sapalak tartışmalara girip küsüyor. Bu da demek oluyor ki hem bir arkadaştan oldunuz hem de paranızdan. 

   Bir de bunların paranızı isteyeceksiniz diye yüz yüze gelmeyenleri vardır, devamlı kaçarlar. Bunlar yine daha az yüzsüz olan tayfasıdır. Bir nebze de olsa utandıkları, karşınıza çıkamadıkları için kaçmaktadırlar. Tam yüzsüz olanları ise tamamen unutmuş gibi yapıp o taraftan hiç kapak kaldırmayanlardır. Aslında unutmamışlar, sadece "Namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz." kuralının yaşayan birer canlı örneği gibi  iade etme gibi bir niyetleri asla olmamıştır. Evet, insanlık halidir unutabilir; ama nedense hatırlatıldığında borcu olmadığını söyleyip kendilerini hırsız yerine koyduğumuzu düşündüklerini söyleyip yollarını ayırırlar. Yine bir arkadaştan ve paranızdan olmuş oldunuz demektir.

   Siz siz olun iyice tanımadan etmeden ve özellikle ilk defa verecekseniz yüklü meblağları vermeyin. Hatta bana kalırsa hiç vermeyin. Nasıl olsa siz parayı verseniz de vermeseniz de darılacak, en iyisi siz vermeyin de darılsın. Hiç olmazsa paranız sizde kalmış olur.

   Not: Benim hiç vermediğimi düşünerek bu yazıyı yazdığımı sanmayın. Aksine daha önceden verdiğim ve dilim yandığı için yazıyorum. Sizin de yanmasın diye... Yoksa verip vermemek size kalmış.

6 Ekim 2012 Cumartesi

let the travel begin:)

-  Şundaki azmin kırkta biri bende olsaydı dünyayı yerinden oynatırdım.:)

-  Maliye Bakanı imzayı atmış artık. 19 Ekim'e kadar belgeleri teslim etmemiz gerekiyormuş. Belgelerin büyük kısmını toparladım. Bu önümüzdeki hafta içinde Ankara'ya elden götüreceğim. Umarım bundan sonraki aşama beş ay sürmez. Bi de nereye gitsem,"-Nereye atandın? -X'e. - Aaaa, süper bi yer orası hem hayırlısıyla güzel bi kız bulursun ordan, iyi oranın kızları!" deyip duruyorlar.Kafayı yiyeceğim.:)

-  7 yıl aradan sonra, istenenler arasında liseyi dört yıl okuduğuma dair belge istedikleri için liseme tekrar uğradım. Önünden sürekli geçiyordum ama şehir dışında olduğu için özellikle durup girmemiştim içine. Ağaçları yeni dikmişlerdi bizim dönemimizde, şimdi hepsi kocaman olmuş. Sınıfımın önünden geçtim, ders vardı içeri girip oturamadım tahta sıralara. Lisemi çok severdim. Pek bişey değişmemiş, yerli yerinde her şey. Hâlâ tanıdık hocalar vardı ve hepsi inanılmaz mutlu oldular beni gördüklerine. "Şimdi nerelerdesin, ne yapıyorsun?" diye sordular. Eskileri görmek, onlarla sohbet etmek iyi güzeldi ama içim de buruktu hani.

-  Ankara'dan sonra Eskişehir, ordan da İstanbul'a Umayıncığımı görmeye gideceğim. Malum bir buçuk aydır ayrıyız, hasret giderelim. Çok özledim onu.Eskişehir'i daha önce gezmiştim ve heykellerini beğenmiştim, bi de Odunpazarı evlerini çok sevmiştim.Başka tavsiyesi olan?

-  Bilmem gerçekleştirebilir miyiz ama vizesiz Balkan ülkeleri turu yapalım diyoruz bi arkadaşla. "Bende para yok, bana sponsor olursan neden olmasın." dedim. Çünkü o ısrar etti: "Gidelim illa, işe başlayınca gidemeyiz", dedi.Ucuz ve güvenilir bir tur bilen varsa bu konuda tavsiyelerinizi severek kabul edebilirim.:)
 Kendinize iyi davranın gençlik! 
Görüşmek isteyen olursa ya ben gitmeden ulaşsın
 ya da sonsuza kadar sussun:P

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bedava Yeni Türkü baldan tatlıdır.

  
  Bu yaz Zeytinli'ye o kemikleşmiş sesi ile gönüllerimizde taht kurmanın çok ötesine geçmiş olan Yeni Türkü geldi. Doğru düzgün reklam yapılmamış olmasına rağmen Akçay'a yüzmeye gittiğimiz bir günde şans eseri gördük. Kaçırır mıyız? Tabi ki hayır. Hem Yeni Türkü hem bedava, Şam'ın kayısısı.

  Gün geldi çattı. Biz Zeytinli'ye gittik ama konser alanını zor bulduk. Hatta neredeyse yanlışlıkla bir düğüne giriyorduk. Arkalarda bir yerde, ayakta konseri dinlemeye başladık. Allah'ım bu nedir!? Dinlemeye çekirdekle, mısırla gelenlerin yaş ortalaması  +70... Dolayısıyla hoplayalım, zıplayalım, eşlik edelim, ıslık öttürelim; efenime söyleyim alkışlayalım; yok. Bir horultular eksik. Yer güzel, Ege akşamları atmosferi, serince bir meltem, şarkılar güzel, adam güzel ama ortamda ruh yok. Neyse ki biz gitmişiz de şarkılara eşlik ettik, alkışladık. Bizim olduğumuz tarafın önlerinde dans edenler filan oldu da  Derya Abimiz  fark etti, bize iltifat etti.:)

  Benim en sevdiğim şarkılarını söyledi: bir "Destina", bir "Seni Bana Sımsıkı Sarılı Görenler Olmuş", bir "Başka Türlü Bir Şey", eline ilk flüt alan nadide genç bedenlerin muhakkak çaldığı bir "Bana Bir Masal Anlat Baba" dinlemeden şu garip dünyadan göçersem gözüm açık giderdi.   Şimdi sırada tabi ki Sezen Aksu var. Onun konserini beleşe getirmek biraz zor gibi görünüyor ama avını takip eden aslan misali izlemedeyim. Olmadı basacağız parayı gideceğiz, Sezen Abla'ya feda olsun n'apalım! Onun dışında gitmek istediğim çok sanatçı var ama özellikle bu ikisi "to do list" kapsamındaki aksiyonlardan. Gittim, gördüm, dinledim, oradaydım gençler!:) 

27 Eylül 2012 Perşembe

teşhis: andropozsunuz!


 Yok anacım yok! Adam kesin andropoza girdi. Kimden mi bahsediyorum? Tabi ki babamdan. En son olay ise rivayetlere dayanıyor olmakla silsilesi gayet sağlam: annem! Bugün odama geldi. Elinde söylemesi ayıp yoğrulmuş kıymayla. Bir taraftan onları elleriyle bir evirip çevirip tokatı şap diye yapıştırıyor, löp diye eline amele sümüğü gibi yapıştırıp sonra kaldırıyor. Bi bakıyorum eneee köfte şeklini almış. Nasıl oluyor da bu kadar pratik bi biçimde hallediveriyor bilmiyorum. Eee dayak cennetten çıkma sanırım. Köfteyi bile adam ediyor:) 

  Neyse dün anneme epey kalabalık misafir gelecek. Kadın sabahleyin bi sürü hazırlık filan yapıyor. Ben de yardım ediyorum(yazar burda hem yardımsever kişiliğini hem de ne kadar hamarat olduğunu vurguluyor:P). Patlıcan böreği yapacak oldu. Babam zat-ı şahanesi de patlıcan, patates ve bilimum börekleri sevmez. Kupkuru, kaskatı, sade lorlu  olacak illa böreği veya ıspanaklı. Annem de öğlen yemeğine geldiğinde ona börekten koymamış. Annemin misafirleri geldiği sırada tepsinin içindeki böreğin kapağını kaldırıp bakmış. Anneme "Börekten de koy!" demiş. Annem: "Sen yemezsin ondan." deyince "Sen anca kendini düşün zaten." deyip alınmış. Akşama eve tekrar gelince anneme hala kızgınmış, öfkesi geçmemiş. 

  Olay bundan ibaret değil. Kaç zamandır olur olmaz şeylere kızıyor, söyleniyor, sesini yükseltiyor. Bir bahane bulup neden gözünün üstünde kaşın, büzüğünde ağarmış kılın var deyip bizi bir güzel terletiyor. Bundan önceki olay da benim atanmış olmama rağmen, 3 aydır bir türlü sevgili Maliye Bakanımızın imza atmaması sebebiyle işe başlayamamış olmam. Efenim ne sanayiye gidip kaportacı olmam kaldı ne çatal gösteren su tesisatçısı havam! Tam iki hafta aynı evin içinde birbirimizin yüzünü görmeden dargın gezdik. Daha doğrusu ben konuşmadım. Ona kalsa akşama "Naber lan, y.rram?" havasında olabilirdik.((Şaka lan şaka babamla hiç öyle enseye şaplak g.te parmak olmadık biz. Hep mesafeli, saygılı... Nekka iyi aile çocuğuyum bak! (Nerden geldiyse bu kendini pazarlama aşkım şevkim durduk yere:)

  Velhasılı kelam derdimiz çok ailecenek. Ne yapsak yaranamadık! İyileşsin diye yaralı parmağa bile işemeyi düşünüyorum a, ille ki bilsem iyileşecek. Her yaşayan Adem evladına gelecek bu amma geçse bir an önce iyi olacak.

Not: Hafta sonu için Kütahya'ya gidiyorum gençlik. Çok sıkıldım kaç zamandır tıkılıp kaldım şurda. Bi arkadaşlarla görüşmek iyi gelecek sanırım. Kalın sağlıacakla.

16 Eylül 2012 Pazar

Sadi

"Çocukken ibadete heveslenir, geceleri uyanır, namaz kılar, Allah'a yakarırdım.
Herkes uyuyordu bir gece.
Babam uyanıktı sadece.
Kur'an okuyordum.
'Neden geceyi uykuyla geçiriyor, kalkıp iki rekat namaz kılmıyorlar?' dedim.
'Uyanık kalıp başkasını çekiştireceğine keşke sende uyusaydın.' diye çıkıştı babam."*
                                                                                                  *Sâdi-Gülistan

  Ne güzel söylemiş Sâdî'nin babası. En büyük sıkıntımız sanırım bu millet olarak. Kendi yaptığımız her şey güzel, mükemmel; başkasına gelince öğğhh tü kaka! Aynı şeyleri kendimiz de en yüz bin milyon baloncuklusundan yaptığımız halde, başkasında görünce çamur atmaya bayılıyoruz. Çok az kendimizi eleştiriyoruz.
(Buna ben de dahil. Lafım önce nefsime.)

15 Eylül 2012 Cumartesi

doksanlı yıllar

  Doksanlı yıllarda geçirmiş olduğum çocukluktan mıdır bilmem, o yıllar daha yeni geçmiş gibi geliyor. Ama geriye dönüp baktığımda aslında aradan neredeyse yirmi yıl geçtiğini görünce gözbebeklerim büyüyor ve bu kadar zaman geçmiş olması beni ürkütüyor.

Not: Edi ile Büdü'yü nasıl ve kimin yaptığını hep merak etmiştim. Bu fotoğraf benim için epey bi kıymet arz etti.:))

13 Eylül 2012 Perşembe

imar hukuku II


 Hoca bütün öğrencileri tarafından sevilir, yürüyen bir kütüphanedir. Orjinalinden İstanbullu'dur. İstanbul beyefendisine yakışır bir vakarı, konuşması, sıcakkanlılığı vardır. Derslerinde belki de alanına uygun olarak (Çünkü İdare hukuku pek kurallara bağlı olmadan işleyen kurallı bir alan diye tanımlasam yanlış söylemiş olmam sanırım. Her daim bir istisna vardır ve hatta istisnanın istisnası olan durumları bile gördüm, abartmıyorum.):  "Arkadaşlar bu konuyu ne olduğunu açıklamaktan ziyade ne olmadığını açıklayarak ele alacağız ki daha iyi anlaşılabilsin. Arif'e de tarif gerekmez zaten." der, milletin ilgisinin dağılmaya başladığını sezdiği anda "Arkadaşlar bu konuda çok para var." veyahut "Bunu sınavda sorarım." diye espiri yapar. Bunu artık o kadar çok söyler ki öğrenciler arasında bu laf duyulduğu anda kim varsa önce güler arkasından derse dikkatle odaklanır. Bir de yeri geldiğinde ders arasında öyle kıvrak espiri yapar ki -gülmeden-, milletin anlaması bir kaç dakikayı bulur ve kahkaha sesleri ancak o zaman duyulur, çoğu zaman ise sadece bir kaç kıkırdama sesi gelir sınıftan.

  Bindik vapura geziye çıkacağız. İşte bu şahane Hoca'ya: "Hocam hadi hayırlı uğurlu olsun, artık profesör olmuşsunuz." dediler. Ve Hoca'nın cevabı insanlıktan nasibini almamış, egolarının kurbanı olmuş bir çok hocanın aksine, kendisine yaraşır bir cevaptır: "Arkadaşlar profesör olduk olmasına ama bakalım herşeyden önce adam olabilecek miyiz?" Tüm öğrenciler hep bir ağızdan: "Vuhuuuuvvvv...

  Bir diğer anekdot ise vapurla Mimar Sinan Üniversitesi'nin önünden geçerken: "Arkadaşlar güzelim tarihi bir bina ancak eğitim almış,  alanında uzman kişiler tarafından dokusuna uymayan bir şekilde bu kadar bozularak bu hale getirilebilirdi." demişti. 

  Düşününce haklı olduğu ne çok nokta varmış. Ömrün uzun olsun Hocam. Tekrar bir yerlerde görüşebilmek dileğiyle. 

12 Eylül 2012 Çarşamba

İmar hukuku-I

  İmar hukuku diye seçimlik bir ders alıyorum. Boğazdaki çarpık yapılaşmayı göstermek üzere(yersen:P) Hocamız, tekne turuna çıkaracak. Zaten İdare Hukuku dersinden tanıdığımız bir hoca veriyor dersi.

   Bilmem kaç zamandır üniversitenin İdare Hukuku kürsüsünde doğru düzgün profesör olmamasına, Hocanın bu konuda aslında yeterden çok öte, hak etmesine rağmen; sırf o dönemdeki rektörlükle aynı dünya görüşünü paylaşmadığı için kadro açıp Hoca'ya profesörlük imkanını vermemişler.

  Gün olmuş devran dönmüş, rektör değişmiş ve en nihayetinde kadro açılarak Hocamız bizim tekne turunun yapılacağı gün hak ettiği ünvanı almıştı. Öğrenciler arasında bu tür haberler asıllı asılsız yıldırım gibi yayılır. Ne tür dedikodular dönmüyor ki hocalar hakkında: 

  "Aaa duydun mu bak Semih Hoca ile Ayşenur Hoca arasında gençliklerinde herkes tarafından bilinen bir aşk varmış. -Deme yahu, demek Ayşenur Hoca ondan bunca zamandır evlenmemiş, garibim hayata küsmüş baksana haline!"

  "Seda Hoca vardı ya o neden peltekmiş biliyor musun? -Neden? -Asistanken kafasından aşağıya kaynar çaydanlık dökülmüş, sonrasında estetik mestetik derken ancak bu kadar düzelebilmiş. - Vah garibiiim! Biz de bilmeden iyi dalga geçtik onla, görüyo musun, tüh!!!" Neden, nasıl hiç sorgulanmaz. Öğren ve dağıt. Bütün okullarda az çok böyle sanıyorum.:)*

*Devamı gelecek gençlik bekleyin:)

10 Eylül 2012 Pazartesi

Love is...



Aşk, ilk günkü gibi kalabilir; heyecan da öyle. 
Aylar da geçse, yıllar da geçse.
Hayat insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.*

                                        *Amin Maalouf
                       Doğunun Limanları syf 109

24 Ağustos 2012 Cuma

Upuzun Hikaye


  "Ben o zamanlar on altı yaşımdaydım, lise birde. İnce, uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
  Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin" diyordu.
   Keşke... 
  Annemin lepiska gibi yumuşacık, sarı saçları vardı. En çok o mavi gözlerini özlüyorum..." diye başlıyor Dergah Yayınları'ndan  Mustafa Kutlu'nun Uzun Hikâye'si. Adından da anlaşılacağı üzere uzun bir hikaye aslında. Ama uzun dediysem de öyle romanlar gibi sayfalar doldurmuyor. Hepi topu 115 sayfa. Ve o kadar akıcı bir üslubu var ki bir oturuşta, bir solukta okunuveriyor. Bitirdiğinizde böyle gül şerbeti içmiş gibi hoş bir tat kalıyor ağzınızda. 

  Anadoluyu ve insanını iyi gözlemliyor. Kötüler var karakterlerinin içinde. Ama onlarda bile salt kötülük yok gibi. Yumuşatıyor tavır ve davranışlarını onların, kabul edilebilecek bir maruzata çevirebiliyor.

  Duyduğum kadarıyla türünün ilklerindenmiş. Yani uzun hikayeler yazma anlamında... Sait Faik ve Sebahattin Ali'den etkilenmiş ilkin ama elbette ki şimdi kendi tarzını ve üslubunu oturtmayı başarmış.

  Bana eski ev arkadaşlarımdan biri kitap fuarından alıp hediye etmişti. İlk o zaman tanıştım, daha sonra Huzursuz Bacak romanını okudum; ilkini beğenince. Uzun Hikaye'deki tadı bulamasam da o bile çok iyiydi. Hatta o kadar beğendim ki bir hafta öncesinde Uzun Hikaye'yi ikinci kez okudum ve aynı tadı yine buldum. Normalde ikinci kereye bir kitabı okuduğum çok nadirdir.

  İnternete fragmanları düşmüş. Kitap çok okununca film yapımcılarının da hemen dikkatini çekti tabi ve Tuğçe Kazaz ile Kenan İmirzalıoğlu'nun başı çektiği filmi bile sinemalara düşmek üzere. Umarım bir çok uyarlama filmin acı sonu, bu kitabın başına gelmez. Heyecanla bekliyorum filmi.

  Şimdiden iyi seyirler... 

23 Ağustos 2012 Perşembe

iki sevgili buluşması


  İki eski aşık buluştu bu bayram; bir karı koca. 

  Aşırı romatizmasından dolayı doğru düzgün hareket edemeyen ninemi dedemin, yani eşinin mezarına götürdük. Biz mezarlıktaki diğer akrabaları ziyaret etmek için onu mezarlığın dışında eşine yakın bir yere oturttuk ki başbaşa dertleşebilsinler. Belki birbirlerine söylecekleri mahrem sözleri vardır, belki hasret gidereceklerdir. Kim bilir iki seven kalp bir araya geldiğinde ortaya neler çıkar! 

  Kısa sayılmayacak bir yürüyüşten sonra tekrar yanına geldik:

-Gızanlang bene bakmıyo dede, diye seslendim ama hiç ses etmedi(teyzemi kastederek). Bilmem keyfi pek yirinde harel, dedi bize dönerek.

-Eeee inşallah öyledir, diye iç çekti annem. 

  Arabaya ağır adımlarla bindik. Geride dedemin yaptırmış olduğu mezarlığın duvarındaki kurumuş çeşme ile dallarında rüzgarın şarkı söylediği meşe ağacı kaldı. Bir de dedemin mezar taşında kırmızısından kanlı gözyaşları damlayan lale...  

10 Ağustos 2012 Cuma

Pectus facit iuris consultum (Hukukçunun kalbi olmalıdır)


  Ailemin yaşadığı, şu sıra benim de mekanım olan küçük ilçenin, ben bildim bileli var olan adliyesini kapattılar. Küçük de olsa burası bir ilçe ve köyleriyle birlikte toplandığında en az yirmi bini bulan bir nüfusa sahip. 9 km ötemizdeki ilçeye taşınacakmış bütün dosyalar. İyi de orası daha önce girdiğimde dosya sayısı yeterince kalabalıktı ve şimdi bizim ilçenin de davaları oraya gidince iyiden iyiye yoğunluk artmayacak mı? Hakimlerin sırtındaki kambur daha da ağırlaşmayacak mı yani, olay nedir? Bunun bir iyileştirme olması, ilerleme olması gerekmiyor muydu? Zaten var olan adliyeyi kapatmanın anlamını kavrayabilmiş değilim. Hani ortada hiç adliye olmasa masraf yapmaya ne gerek var diye bir bahane bulunabilir, ama...

  Bunun üzerine fakültede okurken Hukuk Felsefesi dersine giren hocamızın sözleri çalındı tekrar kulağıma: 

  "Bu ülkede insanlar birbirlerini 'Seni mahkemeye vereceğim.' diye tehdit etmezler. Bu ülkede insanlar birbirlerini 'Seni mahkemeye verip sürüm sürüm süründüreceğim diye tehdit ederler. Çünkü sistem o kadar ağır işler ki yargılama sürecinin kendisi bir cezalandırmaya dönüşür ve adaleti sağlamanın kıyısına bile yanaşamaz."  demişti. 

  Kemal Sunal'ın Davacı filminin üzerinden 26 yıl geçmiş olmasına rağmen anlatılanlar üzerinden bir arpa boyu yol alınamamış olması ne acı! Umarım gelecek nesiller bu filmi sadece komedi filmi olarak izlerler.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

güncelle güzelim güncelle

  Evvet nihayet avukatlık ruhsatım gelmiş, resmen avukatım yani. Ayın ortasında baroda tören var, giyeceğim cübbemi, fotoğraf çekineceğim bol bol. Kendimi muhtemelen Hogwarts'tan mezun oluyor gibi hissedecğim o cübbeyle ya hayırlısı.:) 


   Ruhsat almaya gittiğimde hasretimden eriyip biten, Mecnun gibi İstanbul çöllerine düşen Umayın'ımı da göreceğim. Çocuklar gibi şenim o yüzden. Ayrı kaldık bir süredir. Ben memlekete geldim. Zaten az olan param suyunu çekti çünkü. 


  Şu atama meselesinde de Bakanlıktan bir türlü ses çıkmadı. Hâlâ daha belge isteyecekleri tarihi belirlemediler. Hoş, bu da benim işime geldi biraz. Ruhsatım gelmiş oldu bu sürede. Ama ne olacaksa bir an önce olsun da biz de ona göre gidip bir düzen kuralım artık değil mi? Hem yolumu gözleyenler var malum:) Hem de beni tanıyan tanımayan meraklı yöre halkı(ailemi tanıyorlar çünkü) sorup duruyorlar:  "Ne oldu, ne zaman gidiyor?" vıdı vıdı, bıdı bıdı...


  Herkes evlendirmeye çalışıyor bir de. Ne kıymetli şeyim, öhöm, işim varmış meğerse. Önceden yüzüme bakmayan kimseler şimdi aileme kız arkadaşım olup olmadığını soruyorlarmış.


  Ramazan  bu sene bana epey bi dokundu. Tam bir miskin oldum. Resmen sabahtan akşama dek kabak büyütüyorum, ya, onun da büyüdüğü yok yani.(Kıskanmayın kızlar:P )  Kitap okuyorum bol bol. Hatta şimdiye dek pek yapmadığım bişeyi yapıyorum. Aynı anda üç dört tane kitap okuyorum. Birisi Uçurtma Avcısı. Güzel bir kitapmış. Ardından filmini de izlemeyi planlıyorum.  Bi de dizi izliyorum: Game of thrones. Daha doğrusu izlemeye çalışıyorum. Bilgisayarımın izin verdiği ölçüde. 7  yaşında bilgisayarım. 7 yıl deyip geçmeyin, dile kolay gençler. Ses önce geliyor, görüntü arkadan geliyor filan idare ediyoruz artık. İşe başlayayım, ilk işlerimden birisi bu emektarı değiştirmek olacak.


  Yazlık bölgede yaşıyor olmak falan filan güzel de bi kere nemi çekilmiyor, ikincisi Ramazan olunca denize de giremiyorsun. Bu sefer de pişiyorsun. Doğanın nimetlerinden faydalanamıyorsun kısaca.:) 

   Not: Yorum yapsanıza ülen, kuruduk kaldık burda. Resmen son iki yazım gözlere geldi. Heyecanım söndü, sayfayı her açışımda acaba kim ne yorum yazdı diye düşünemiyorum artıkın. olmuyor yani, o kadar yazıyoruz kaldırın mıçı da bi yorum yazın yani aaaa:)))))(Çirkef mod on)

3 Ağustos 2012 Cuma

Sadi


  Bilgeler "iyiliğe neden olan yalan, karışıklık ve kavga üreten doğrudan iyidir." derler.


  Sözünü sultanın dinlediği kişi, iyilikten başka bir şeyden söz etmesin.


Sâdi-Gülistan

31 Temmuz 2012 Salı

gene sen, yine sen, hep sen


Sıcak bir yaz gecesi. 
Ağustos böceklerinin seyrek ve düzenli çığlıkları. 
Şarkısında sen, en sıcak havasında sen.

Dolunay gökte, yakamoz vurmuş en dibe. 
Denizde sen, kumunda sen.

Gül, damla  sakızlı, çikolata soslu dondurma. 
Aromasında sen, sosunda sen.

Sağda solda kalın gövdeli, asırlık meşe ağaçları. 
Meydanda bir pegasus. 
Yaprağında sen, kanadında sen.

Sahilde kızıl bir kaya,tuz kokulu. 
Üstünde en zarifinden bir deniz kızı. 
Tuzunda sen, kuyruğunda sen.

En kralından bir gezi.
 Aklımda sen, kalbimde sen, yüreğimde sen.

26 Temmuz 2012 Perşembe

öküzleştiremediklerimizden misiniz?

   Büyüyen ama gelişemeyen şehirlerde insan ilişkileri  maalesef yerlerde sürünüyor. Aylarca, yıllarca bir apartmanda oturabilir ama bir selam dahi alamayabilirsiniz komşularınızdan. Hatta öyle ki basından duyuyoruz komşuların içerden gelen kokuya istinaden kapı çaldıklarını. Bu insanların bireyselleşmesinden  kaynaklanıyor deyince ne kadar sevimli geliyor kulağa değil mi? Benim kanaatimce ise  insanların öküzleşmesinden... Cem Yılmaz diyor ya " İçimizde, içimizde..." diye, insanın içinden gelmeli bazı şeyler. Sonradan dayatmayla, öğrenmeyle olmuyor.  Hakkını yememek lazım bir de birbirimize güvenememek var. Ben işin daha çok öküzlük kısmına dair bir durumu anlatacağım:


  Dudu diye bir kadın var dedemlerin komşusu. Dedem aşırı astım hastası olduğundan genelde çalışamaz ve dışarılarda vakit geçirirdi. Köy yeri olduğundan gelen geçen, dedeme durup iki çift laf eden çok bulunurdu.  Bu Dudu denilen kadının bir oğlu ile bir eşeği varmış. Oğlu kalas'ın biri. Evleri dedemgilin evinin arkasında olduğundan ordan geçerken dümdüz yürür gidermiş. Eşekse ne zaman dedemlerin ordan geçse anırmaya başlarmış.


  -Dudu, demiş dedem; senin bu eşek oğlandan daha hayırlı. Hiç olmazsa bizi gördü mü o ses veriyor.

24 Temmuz 2012 Salı

bir sahaf gezintisi



  Galatasaray Lisesi'nin tam karşısında Aslıhan Pasajı vardır. Bilenler bilir, sahaf doludur, ikinci el kitap satarlar. 


   Nedendir bilmem, kitap satan yerlerde hep bir ağırbaşlılık hakimdir.Alçak gönüllüdür buraların sakinleri. Bir plak çalar derinden: "...Bana yalan söylediler..." Hemen ardından sanki kırk yıldır birbirini görmeyen iki dost muhabbeti: "Bunu aslında Semiramis Pekkan daha güzel söylemişti..." "Evet, evet son zamanlarda filmler sayesinde epeyce meşhur oldu.Aradığımız kitap ondan sonra sorulur ve olumsuz cevap alınıp eli boş ayrılınır. 


   Burcu burcu, bazen de bakımsızlıktan küf kokan kitaplar... Ben her ikisinin kokusunu da severim. Sayfaları  hızlıca bir kaydırdıktan sonra bir yerinde durup koklamadan olmaz. Derin bir nefes : mmmmhhhh... Bir de kapağı kaldırdıktan sonrasında gözler bir isim, belki bir tarih, bir imza arar. Eğer bir eski zamansa kendi yaşınla kıyaslamaya gidilir: "Ohaaa nan çok eski bu. Ben daha o zamanlar portakalda vitamin... 


   Ben pek pasaja yolum düşmedi, uğramamıştım. Eski ev arkadaşım önceden bahsetmişti, hemşehrisi Sıtkı Amca'dan. Sıtkı Amca'nın bir dükkanı var, sahaf  yani. Ama artık nesli tükenmiş sahaflardan. Öyle sadece üniversite kitapları ile sadece popüler yayınlardan haberi olan türden değil. Bir şiir antolojisini açıp içerisindeki bir şiiri yorumlayabilecek kadar zevk sahibi. Bir şair ile aynı zaman dilimini ve bazı anıları paylaşmış olmak kadar şanslı. Hemen hemen dükkanındaki her kitap hakkında bir fikir sahibi. 


   Çukurova taraflarından bu şerbetli Sıtkı Amca. O bölgenin insanını da çok iyi tanıyor. Yıllarca Anadolu'nun en siktiri boktan köşelerinde öğretmenlik yapmış. Tecrübe mi? Paçasından akıyor. Laf mı? Leblebi gibi dökülüyor ağzından. Amma konuşturmak için sıradan bir müşteri gibi girmekten fazlasını yapmak gerek: DÜRTMEK! Evet evet, konuşmak için usulca bir dürtmek gerekiyor. Sonrasında zaten gelsin buğulu çay. 


   -Geçenlerde İnce Memed'i okudum, ilk cildini. Çok beğendim. Yöre insanını ruh dünyasını, dilini, ovasını, suyunu, çakır dikenine varasıya, her şeyini güzel yansıtmış, dedim. Dürtmek için yetti de arttı bile. Sonrası uzun, koyu bir sohbet... Şu anlattığı hikayeye ise gülmekten kırıldık: 


  "Kadının birisinin kocası ölür. Ama adam sağlığında yoz, işe yapmaz adamın biridir.Çukurova bölgesinde uzun hava, ağıt yakma kültürü gelişmiştir. Kadın ölen kocasının başında ağıt yakarken, gençliğinden, gelinliğinden, güya kocasının ne kadar çalışkan, akıllı olduğundan bahsetmektedir. Buna dayanamayan komşulardan birisi patlar ve ağzından şu dizeler dökülmüştür: 

'Gelinliğin mi galmış kele, 
 Pürçüne düşmüş ala*, 
 Meteliği metelikten ayıramaz, 
 Büzzüğüme gurban ola.' 

  *Pürçüne düşmüş ala: Kıçının kılları ağarmış demek istemiş burda sözer(sözü söyleyen kimse; yazı yazınca yazar oluyor da sözü söyleyen neden sözer olmasın:), sonradan öğrendik:)